Emanet ve ehliyet - Mustafa Öztürk

Emanet ve ehliyet - Mustafa Öztürk
27 Ekim 2020 - 18:54

Bu yazı Kur’an’ın “Allah emanetleri ehline vermenizi emreder” (Nisâ 4/58) mealindeki buyruğuyla doğrudan ilişkili olarak “emanet” ve “ehliyet” kavramlarının günümüz Türkiye’sindeki Müslümanların dinî düşünceleri ve gerçek hayat tecrübelerinde ne ifade ettiğini tartışma yazısıdır. Kurtubî’nin tefsirinde nakledildiğine göre bu ayetin kuvvetle muhtemel sebeb-i nüzulü Mekke’nin fethedildiği sırada Hz. Peygamber’in Kâbe’nin anahtarlarını o gün henüz müşrik olan Osman b. Ebî Talha ile amcasının oğlu Şeybe b. Osman’dan alıp sahâbîlerden birine vermek istemesidir. Ayet bu düşünce ve tasarrufun isabetli olmadığını bildirmek için inmiş, Hz. Peygamber de ayetin nüzulünü müteakiben Osman ve Şeybe’yi çağırıp “Anahtarları alın. Bunlar ebediyen sizin ve zürriyetinizin elinde kalacak…” demiştir.

Kur’an ve meal-tefsirle az çok ilgilenen veya en azından camilerde vaaz, hutbe dinleyen her bir müslüman Nisâ 4/58. ayetteki emanet ve ehliyet buyruğuyla ilgili bu meşhur rivayeti duymuş ve dolayısıyla ayetin dinî-ahlâkî mesajının sosyal hayatta neye karşılık geldiğini az çok anlayıp kavramıştır. Ne var ki bir şeyi işitmek, bilmek, öğrenmek ve idrak etmek başka, bilinen, öğrenilen ve idrak edilen şeyi benimseyip özümsemek ve gerçek hayat alanına taşıyabilmek başka şeydir. Bizim özellikle Kur’an’dan öğrendiğimiz birçok dinî, ahlâkî ve insani ilkeyi gerçek hayata taşıma konusunda ciddi problemlerimizin bulunduğu kesindir. Bu tespit ve değerlendirme aynı ayetteki “Allah, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” buyruğunu tatbik konusunda da aynıyla geçerlidir. 

Üzülerek söylemem gerekir ki emanet, ehliyet, adalet gibi konularla ilgili tarih-üstü hükümleri muhtevi ayetlerle ilişkimiz ne yazık ki sosyal medya veya whatsapp gibi mecralarda felsefi mottolar veya “Hayırlı cumalar” gibi mesajlar paylaşmaktan fazla bir anlam taşımamaktadır. Bilhassa emanet ve ehliyet konusundaki ilahi buyruğa yönelik kayıtsızlık ve lakaytlığımızın temel sebeplerinden biri, kendi dünya görüşümüzü ve tercihlerimizi Allah’ın muradı gibi görmemiz, dolayısıyla biz önem arz eden konularda her ne yaparsak bunun Allah nezdinde onaylanacağını düşünmemiz ve hatta çoğu zaman “Bu tasarrufumuzla ilgili olarak Allah’ın muradı ve rızası ne yana düşer” gibi bir endişeyi aklımızdan geçirme ihtiyacı bile hissetmememizdir. Çünkü biz ne de olsa “fırka-i nâciye”nin müntesipleriyizdir. Yine biz kıyamet günü günahkârlarımızı dahi azap meleklerinin elinden alıp cehennemden azade kılacak kadar güçlü bir şefaat ve tevessül referansını haiz Nakşî-Hâlidî-Bağdâdî kimliğin sahipleriyizdir. Bu açıdan bakıldığında, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili yaranlarıyız”, “Cehennem bize ilişse ilişse ancak çok sınırlı ve sayılı bir süre boyunca ilişir” ve “Cennet ancak Yahudiler içindir” gibi büyük iddialarda bulunan ve kendilerini Allah nezdinde seçilmiş ve imtiyazlı kavim olarak algılayan Yahudilerden pek farklı bir inanç ve anlayışa sahip olmadığımız rahatlıkla görülebilir. 

Her açıdan marazi olduğunu söylememiz gereken bu bakış ve anlayışın kamusal alanda çok sık rastlanan tezahürlerinden birini bu ülkenin GATA gibi çok köklü ve ciddi bir sağlık kurumunun başına yönetici olarak atanan kişinin kendisine tevdi edilen görev, yetki ve sorumluluk emanetini taşıma kabiliyeti ve kapasitesinden de anlamak mümkündür. Kişilik ve karakter olarak son derece şımarık, lakayt, ciddiyetsiz, kaba, küstah ve pişkin birisi olarak ortalıkta dolaşan, tıp alanında hiçbir özel meziyeti ve uzmanlık gibi bir artı değeri bulunmayan, üstelik kendi mesleğiyle ilgili işleri adeta avukatına havale edip düdük gibi pantolon giymek mi yoksa acayip ferahlık veren Arap entarisi giymek mi meselesinden medeni kanunla mücadeleye, bir değil birkaç kadınla evlenme meselesinden şeriat devleti tesis etmeye kadar üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokup hemen her konuda ahkâm kesen birisinin GATA gibi bir kuruma “başhekim yardımcısı” pozisyonunda yönetici olarak atanıp birçok profesör ve doçente amir kılınması -mademki bahse konu başhekim yardımcımız gibi her işimizi ayet ve hadis üzerinden konuşmak durumundayız- acaba hangi ehliyet ve adalet ilkesine riayetin gereğidir? (Not: Bu şahsın GATA’daki görevden derhal el çektirilmesi gayet yerinde bir tasarruf olmuştur). Nisâ 4/58. ayetteki “Allah emanetleri ehline vermenizi emreder” buyruğu kime hitap etmektedir ve bu buyruğun gerçek hayattaki tatbiki neye karşılık gelmektedir? Devletin kritik kurumlarının tarikat çiftliklerine dönüşmesi ve bu kurumlarda muhtelif tarikatler ve cemaatlerin kolonileşip adeta fink atar hale gelmesi hangi adalet ilkesinin gereğidir? Ve son olarak Prof. Dr. Ali Köse’nin 15 Temmuz hadisesiyle ilgili olarak söylediği “Bir FETÖ gider, bin FETÖ gelir” şeklindeki çarpıcı sözde ifadesini bulan acayip hallerle karşılaşmak bizim makûs talihimiz ve değişmez kaderimiz midir? 

Karar Gazetesi - Tarih: 10.10.2020 


Bu haber 443 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum