BYUNG-CHUL HAN'DA MAHREMİYET, DİKKAT VE ZAMAN - Prof. Dr. Erol GÖKA

BYUNG-CHUL HAN'DA MAHREMİYET, DİKKAT VE ZAMAN - Prof. Dr. Erol GÖKA
03 Ağustos 2022 - 09:35 - Güncelleme: 03 Ağustos 2022 - 19:04

BYUNG-CHUL HAN’DA MAHREMİYET, DİKKAT VE ZAMAN
Prof. Dr. Erol GÖKA

“Duygu ve halet-i ruhiye” konusunu işlerken belirttiğimiz gibi (Bakınız: 44 nolu dipnot) günümüzün en parlak düşünürlerinden Kore kökenli Alman Byung-Chul Han, yaşadığımız zamanların toplumsal ve psikolojik analizinde çok yararlı ve önemli tespitler yapıyor. 

Mahremiyet

Tipik örneği A. Giddens’ın (2014) Mahremiyetin Dönüşümü kitabında görüldüğü üzere, egemen sosyal bilimler dünyası, kadın-erkek ve cinsiyete dair ilişkiler bağlamındaki değişikliklerden ziyadesiyle memnun. Mahremiyetin geri kalan kısımları da çoğu için tali nitelikte. O yüzden yapılan tanımlar hep sisli puslu kalıyor: “Mahremiyet, insan hakları içinde tanımlanması zor olanlarından biri. Kişilerin tek başlarına kalabildikleri, istedikleri gibi düşünüp davranabildikleri, başkalarıyla ne zaman, nerede, nasıl ve hangi ölçüde ilişki ve iletişim kuracaklarına kendilerinin karar verebildikleri bir alanı ve bu alan üzerinde sahip olunan hakkı ifade ediyor”… “Mahremiyet otonomi hakkıdır; yalnızlık, samimiyet ve anonimliği yaşama hakkıdır. Mahremiyet, kişiyi çevreleyen yakın fiziksel alanı, kişiyi haksız müdahalelere karşı korumayı, kişisel verilerin toplanma, saklanma, işlenme ve dağıtımının nasıl yapılacağını veya yapılmayacağını kontrol etmeyi gerektirir. Mahremiyet hakkı; bir kimsenin özel hayatı, fiziki, ahlaki bütünlüğü ve kişisel bilgi denetimi kadar, kişiliğini geliştirme özgürlüğünü, başkalarıyla kişisel ilişkiler kurma hakkını ve profesyonel iş yaşamına ilişkin etkinliklerini muhafaza etme yetkisini de içerir.”

Görüldüğü gibi görünüşte çok söz söyleniyor ama ele avuca gelir pek de bir şey yok. Ama “profesyonel iş yaşamına ilişkin” son ifade, müstesna… Bir başka tanımda bu müstesna, nitelik biraz daha belirginleşiyor: “Mahremiyet, bireylerin, grupların veya kurumların kendilerine dair bilgilerin ne zaman, nasıl ve ne ölçüde diğerlerine aktarılabileceğini kendilerinin belirleme hakkıdır.” Haklar denildiğinde hep insan tekinden, bireyden bahsedilirken birden bire gruplara ve kurumlara sıçranılıyor. Elbette grupların, kurumların da mahremiyet hakları olması icap eder, karşı değilim. Ama yine de bu tanım şurada dursun, bitirirken tekrar buraya döneceğim. Şimdi, mahremiyetin asıl manasını geleneksel dünyada bulduğu, bugün ise bundan eser kalmadığı şeklindeki tezimizle ilerlemek istiyorum müsaadenizle.

Mahremiyetin geleneksel dünyadaki manası, bugün akademide olduğu gibi karmakarışık değil, çok açık. Her şeyden önce, insanın hür ve iradi bir varlık oluşunun tasdikinden kaynaklanıyor; kişisel sınırlara ve kararlara saygı olarak berraklaşıyor. Geleneksel bakışla ele alındığında hem tanım netleşiyor hem de anayasa ile belirlenmiş kişilik ve konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği gibi haklarımızı daha iyi anlama fırsatı yakalıyoruz.

Geleneksel mahremiyet anlayışının bugünküne olan üstünlüğünü mahremiyeti tehdit altında tutan üç temel faktöre baktığımızda daha iyi görebiliyoruz. Mahremiyete yönelik tehditlerden birincisi, kendini ifşa etme; ikincisi merak, üçüncüsü ve sonuncusu gözetleme-kontrol… Günümüzde mahremiyet, bu üç alanda da büyük bir saldırı altında… Öyle ki bu saldırılar nedeniyle kamusal ve özel alan tanımları alt-üst oldu. Özel alan kamusallaştı, kamusal alan özelleşti. Enformasyon teknolojileri sayesinde kendini-ifşa etme arzusu öyle bir hal aldı ki, günümüz toplumuna “şeffaflık toplumu” diyen Byung Chul Han (2020b), günümüz insanı için “göstermekten başka bir şey göstermek istemiyor” diye feryat ediyor. Bence ilave etmeliydi aynı zamanda gösterilenleri merakla izlemek de istiyor(uz). Merak duygumuz insanlık tarihinde hiç bu kadar tatmin için kışkırtılmamıştı. Meraktan ölüyoruz.

Evet, mahremiyetin tüm düşmanları, günümüzde gemi azıya almış vaziyette. Mahremiyetin üçüncü düşmanı “gözetleme ve kontrol” için eskiden hep devletler suçlanırdı, oysa teknomedyatik dünyada tüm teknolojik aklı elinde tutan burjuvazi, denetim ve kontrol alanında hiç de devletlerin gerisinde kalmıyor. Bizi hür ve iradi bir varlık değil yönlendirilebilir bir arzu yumağı görüyorlar. Tüm hallerimizi ifşaya zorladıkları yetmiyormuş gibi ne yiyip ne içtiğimiz, neyi merak ettiğimizi kollayıp duruyorlar. Sistemi ona göre kurmuşlar, sanal ağa bir kez takıldık mı artık onların kurallarına uymak zorundayız ve artık oradan çıkış bulmamız neredeyse imkânsız. İnsanı hür ve iradi bir varlık olmaktan çıkarıp kendimizi ifşa isteğimizi ve merakımızı kırbaçlayanlar onlar, arzularımızı pazara çıkaran ve yağmalayanlar onlar, gruplara ve kurumlara mahremiyet isteyenler yine onlar… Bizi hem çıplak bırakıyor hem gözlüyorlar. Ne yapıp ettiğimizi elektronik göz her daim görüyor. Ama biz onlar hakkında hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Mahremiyeti bizim için değil kendileri için istiyorlar.

Dikkat ve hiperaktivite

Byung-Chul Han’ın (2019), depresyon, borderline kişilik, tükenmişlik sendromu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunu “çağın yeni hastalıkları” diye niteliyor ve artan asabiyetimizi de bununla bağlantılı görüyor. Han’ın “çağın yeni hastalıkları” olarak saydığı hemen tüm hastalıklar bizim alanımızla yani psikiyatri ile ilgili. Birçok eksik bıraktığı hastalık da var, artık küresel bir salgın halini almış obezite, alkol ve madde bağımlılığı, cinsel kimlik bozuklukları gibi. Bunların her biri hakkında çokça yazılıp çiziliyor, araştırmalar yapılıyor. Gerek “dikkat”i gerek günümüzün aşırılık halini vurgulamak için kullanılan “hiper-” tamlamasını aynı anda içeren “dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu” şeklindeki rahatsızlığın adını, sosyolojik değerlendirmelerde ilk kez Han, öne çıkarıyor. Gerçekten de “dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu” adı birçok psikososyal durumu açıklamak için hayli uygun.

”Dikkat” sözü, her dilde var ve çok geniş bir kullanım alanına sahip. Sanıyorum, artan bireyselleşmenin bir neticesi olarak son zamanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlanan “kendine dikkat et!” ifadesi, kelimenin geniş kullanım alanına ilave olan son halka. Her işittiğimde gülümsüyorum, “galiba kendimizden uzaklaştıkça, kendimiz ile irtibatımız kesildikçe, böyle ifadelerle avunmaya çalışıyoruz” diyorum.

“Dikkat”, aynı zamanda psikolojinin vazgeçilmez kavramlarından. En önemli akli melekelerimizden birine karşılık olarak kullanılıyor. Uyanık olduğumuz sürece, kendiliğinden bir biçimde etrafı, iç-dünyamızı bir radar gibi sürekli olarak taramakla görevli melekemizi… Dikkat melekemiz, bizimle, varoluşumuzla, istek ve ihtiyaçlarımızla, kimliğimizle ilgili bir şey fark ettiğinde hemen oraya yoğunlaşıyor, inceden sürmeye incelemeye, anlamaya koyuluyor. Bu nedenle her zaman konsantrasyon ve irade ile birlikte anılıyor. Hayvanlarda da dikkat var elbette ama insanda fazladan olarak bilişsel (kognitif) süreçlerin başlatıcısı. Bir şeye, bir düşünceye dikkat kesilmeden onunla ilgili bilişsel süreçler, adam akıllı harekete geçmiş olmuyor. Zaten Arapça kökenli olan kelime, “incelik; ince, rafine, detaylı olma, kılı kırk yarma, ince eleyip sık dokuma” manasına geliyor; “dakka” (ufaladı, inceltti) fiilinin mastarı…

Dikkat melekemiz, psikolojik rahatsızlıklardan hemen etkilendiği gibi haleti ruhiyemize bağlı olarak değişiyor. Mesleğimizin ve psikolojik muayenenin zaten bir parçası olan “dikkat” birkaç on yıldır, “dikkat eksikliği hiperaktivite” adlı bir psikolojik rahatsızlık nedeniyle özellikle ebeveyn ve eğiticilerin gündeminden hiç kalkmıyor.

“Dikkat” hakkındaki sözlerimize ara verelim, biraz da “hiper” tamlaması üzerinde duralım. Büyük tarihçi Eric Hobsbawm, 20. Yüzyıl’ı (1914-1991) “aşırılıklar çağı” olarak niteliyordu. Son yıllarda birçok düşünür, günümüz toplumunun halini tanımlarken, “hiper” (aşırı) tamlamasından faydalanıyor. Aşırı hız ve aşırı risk, aşırı üretim ve tüketim, aşırı performans ve aşırı iletişim… Bunlar arasında bilişim teknolojileri sayesinde artık gerçeklik algımızın bile altüst olduğunu, simülasyon ve sanallık nedeniyle bir “hiper-gerçeklik” durumunun ortaya çıktığını söyleyen Jean Baudrillard ve konuyu doğrudan doğruya dikkat meselesiyle bağlantılandıran Byung-Chul Han özellikle önemli.

Han, günümüzde zihnimize dolan uyarıcılarda, malumatta ve dürtülerde büyük bir aşırılık olduğunu ve bu ifrat halinin dikkatin yapısını ve ekonomisini tamamen değiştirdiğini söylüyor. Ona göre maruz kaldığımız uyaran bombardımanı, tüm algı sistemimizi dağıtıyor, dikkatimiz çoklu görev anlayışıyla organize olmak zorunda kalıyor. Onun söylediklerini Ulrich Beck’in küresel boyutta ve artık sigortalama ile denetlenemez hale gelen riskler tespitiyle birleştirdiğimizde ne kadar haklı olduğunu görürüz.

Han, dikkatteki bu bozulma nedeniyle günümüzde yaşadığımız halin, sanılanın aksine ilerlemeyi değil ciddi bir gerilemeyi gösterdiği kanaatinde. Balta girmemiş ormanlardaki hayvanlar arasında hayli yaygın olan bir dikkat tekniği uygulamaya çalıştığımızı düşünüyor. Ormanda yemeğini yediği esnada onlara av olmamak için diğer yırtıcı hayvanları kollamak ve yavrusunu korumak ve eşini gözünün önünden ayırmamak zorunda olan hayvanlarınkine benzetiyor dikkat tekniğimizi.

Han’a göre dikkatimiz artıyor artmasına ama bunun derin dikkatle alakası bulunmuyor. Aşırı dikkat, daha ziyade dikkatsizliğe benziyor. Sürekli birçok işi aynı anda başarmak zorunda hissediyoruz ve üstelik bu halimiz giderek sıradan bir yaşama kaygısına ve tarzına dönüşüyor. Bir kovalamaca içinde yaşıyoruz, mütemadiyen dur durak bilmeden oradan oraya koşuşturup duruyoruz. Sanki kendimiz pek normal bir aktivite içindeymişiz, her akşam yorgun argın yığılıp kalmıyormuşuz gibi kalkıp bu sefer bizden belki biraz daha aktif olanlara “hiperaktivite” tanısını yapıştırıveriyoruz ya da bu psikiyatrik tanı sayesinde kendimizi normal görüyoruz.

Dikkatin psikososyolojisi diyebileceğimiz tablo üzerine Byung-Chul Han’ın düşüncelerinden sonra ben, modernliğin başından beri sürüklendiğimiz ve bilişim teknolojileriyle birlikte giderek şiddeti artan fanatizmin de derin düşünme ve anlama kabiliyetimizi yitirmemize bağlıyorum. Dinginlik, derin dikkat, duyuş, içe-bakış ve tefekkür, var olmayı lütuf olarak yaşama ve kendini varoluşunun saadetine bırakma hali kalkınca insana, haz düşkünlüğü ve fanatizmden başka bir şey kalmıyor ki…

Zaman

Zaman konusunda kıymetli bir eser, Marc Wittman’ın Hissedilen Zaman’ı.  ‘Hissedilen zaman nedir? Zaman duygumuz nasıl oluşur? Zaman neden bazen yavaş bazen de hızlı geçiyormuş gibi gelir? Hayatın çeşitli evrelerinde zaman algımız nasıl değişir? Neden bazı insanlar beklemeyi becerebilirken bazıları sabırsızdır? İçsel saatimiz nasıl işler? Duygular ve beden ritmi zaman algımızı nasıl etkiler?’ gibi sorulara bilimsel ve psikolojik açıdan cevaplar vermeye çalışmasının yanı sıra kitap, bizim ilgilendiğimiz zaman algısı farklılıklarını da ele alıyor. Wittman’a göre zamanın hissedilişi, bırakın önceki devirleri günümüzde dahi ülkeden ülkeye hatta aynı ülkede kırsalda yaşayanlar ile şehirde yaşayanlar arasında dahi değişim gösteriyor.

Bugün her şeyi önceden belirlenmiş zaman dilimleri içinde yaşamamızı, sürekli zamana karşı, “Zamanım yok,” “bir vakit bulabilsem!” diye diye yarışmamızı da konu ediniyor Wittmann. Modernler, zamanı hem farklı görüyor hem de farklı yönetiyorlar. Özellikle iyi eğitimli olanlarımız, dakikliğe, hıza daha çok önem veriyor, arkasından atlı koşturuyor gibi hep acele ediyorlar. Hemen hepimiz dostlarımıza, arkadaşlarımıza ayıracağımız zamanı, iş toplantımızın, randevumuzun saatine göre belirliyoruz. Randevu saati gelmişse muhabbeti ne kadar koyulaşmış olursa olsun, mecburen yarıda kesiyoruz. Oysa bugün bile kırsal kesimlerde koşuşturmaya mahal yok, insanlar daha geniş zamana yayarak birbirleriyle sohbet edebiliyor, tarlada çalışırken işi ve sohbeti aynı anda sürdürebiliyorlar.

Wittmann, zaman kültürlerinden bahsederken, ünlü sosyal psikolog Robert Levine’in (1998) Zamanın Coğrafyası: Kültürlerin Zaman Algısı Üzerine kitabından yararlanıyor. Levine, gündelik eylemlerimizin sorgulamadan kabul ettiğimiz bir boyutu olan zaman algımızı keşfetmemizi istiyor. Bizi dünyanın etrafında çağlar boyu süren büyüleyici bir zaman turuna çıkarıyor. İnsan kurgusu olan zamanın, kültürleri tanımlayıp ve sınırlandırdığına inanan yazarla beraber, üç saatlik gecikmelerin normal sayıldığı Brezilya’yı ve Batı’da hiçbir şekilde bilinmeyen bir uzun vade algısının bulunduğu Japonya’yı geziyoruz. Amerika’da farklı toplulukları ziyaret ederek nüfus büyüklüğünün yaşam hızını ve hatta yürüme hızını nasıl etkilediğini görüyoruz. Antik Yunan’daki, eski zamanlardaki saatleri inceleyip buradan da Sanayi Devrimi’nde ortaya çıkan “saat zamanı”nın başlangıcına gidiyoruz. Levine, Witmann’ın daha sonra ayrıntılı biçimde cevaplamaya çalıştığı sorular soruyor: Zamanımızı nasıl kullanıyoruz? Saatlerimiz tarafından mı yönetiliyoruz? Bu durumun şehirlerimize etkisi nedir? Peki ya bedenlerimize?…

Levine, her birimizin kendi zamanımızın coğrafyasının haritasını çıkararak, “çoklu-zamansallığa” sahip bir toplum olarak yaşamayı öğrenmemiz gerektiğini savunuyor. Wittmann, okurlara biraz yavaşlayıp hayatı daha sakin bir şekilde, mevcut anın farkına vararak yaşamanın, böylece daha tatminkâr bir hayata ulaşmanın ipuçlarını sunmak istiyor. Ama korkarım üstatların bu hayli naif önerileri hiçbir işe yaramadan kalacak. Birçok güzel öneride bulunuyorlar ama hayata geçme imkânın olmadığını göremiyorlar.

Zaman algımız, yaşadığımız kültürün kodlarına, yaşımıza ve o sıradaki halet-i ruhiyemize bağlı. Modernliği ve kadim zaman algımıza ne yaptığını hep konuşuyoruz, konuşacağız. Yaşlıyken genel olarak zaman çok hızlı geçer. Bunda menzili maksuda yaklaşmış olmamızın yanı sıra, yaşadığımız pek çok olayın, sürdürdüğümüz bağlılık ve ilişkilerin fazlalığının payı var. Gençlerde ise zaman, çoğunlukla geçmek bilmez. Bunun nedeni de oturmuş bir kimlik algımızın, belirli yerleşik ideallerimizin bulunmaması olsa gerek. Gençken sıkıntılı ve bir hayli kendimize çakılı oluşumuzun payını da buraya ilave etmeliyiz…

 “Aşık olana su gibi gelirmiş zaman, korkana ve üşüyene yıl gibi” sözünün sebebi ise halet-i ruhiyemizin zaman algımıza etkisi… Mutluluk, dikkat ve iş yoğunluğu nedeniyle varoluşumuz “an”dan taştığında, zamanın nasıl geçtiğini bilemeyiz. Sanki o vakitler zaman atının üzerine binmiş, dörtnala koşuyor gibiyizdir. Ama sıkıntılı vakitlerde zaman bizi içine çeker, bir türlü geçmek bilmez.

Zaman algımızın belirleyicileri arasında, çoğu zaman fark edilmese de, kişiliğimiz de var. Bence hayatı ve insanları olduğu gibi zamanı algılamamızda da etkisi çok büyük kişiliğimizin. Başını kaşıyacak vakti olmayanlar, sürekli işlerini erteleyip duranlar, şimdi ne yapmalıyım diye kukumav kuşu gibi düşünenler, bir türlü bir işte sebat etmeyen maymun iştahlılar… Bunlar durduk yerde değil, kişilikleri yüzünden bu haldeler, o yüzden zamanı böyle algılıyorlar. Her yere kişiliğinizi de götürüyoruz, her işi onun tezgâhında kuruyor ve yapıyoruz. Neyse bunlar bildiğimiz ama çoğu zaman elimizden bir şey gelmeyen şeyler. Biz yine yaşadığımız zamanların, modernliğin zaman algımıza etkisine gelelim…

Her şeyin çalışma, üretim ve tüketim ölçeğinde ele alındığı, “boş zaman”ın işten kalkarak tanımlandığı bir devirde yaşıyoruz. Oysa kadim devirlerde düşünme, tefekkür etme, hayır ve hasenat işleriyle uğraşma ve ibadet bir “çalışma” olarak görülüyor, ona verilen “emek”, iş yaşamından daha yeğ tutuluyordu. Şimdiyse mesaiye bağımlıyız, doğrudan çalışma yaşamının içinde olmasak, emekli olsak dahi… Dostumuza randevuyu bile iş saatlerine göre veriyoruz. Modern işlerin tabiatı da öncekilerden çok farklı. Birçok işte tarladaki köylünün yaptığı gibi hem çalışıp hem sohbet etmek mümkün değil…

Modern devirlerde mekân ve zaman algımızı yerinden eden ikinci değişiklik, teknolojiyle birlikte gelen hız tutkusu. Kesinlikle her yere önceki zamanlarla kıyas edilemeyecek ölçüde çabucak ulaşıveriyoruz. Kimi zaman her şeyi altüst eden aksamalar, modernliğin hız idealini dinamitleyen “trafik” gibi komplikasyonlar olsa da mekân engellerini aşma konusunda üstümüze yok. Şimdi burada yarın dünyanın öbür ucundayız, marifetse…

“Ne içindeyim zamanın ne büsbütün dışında / yekpare geniş bir anın / Parçalanmaz akışında…” Böyle diyor Ahmet Hamdi Tanpınar; fevkalade anlatıyor zaman karşısındaki konumumuzu. Ama bu dizelerdeki zaman algımız, atom bombası karşısında Eski Yunan’daki atomun parçalanamayacağını sanan Demokritos gibi düşünürlerin mesabesinde. Zira zamanı da parçaladılar artık… Zaman atomlaştı. Zamanın her dokunuşunda civa gibi dağılıp gidiveriyoruz. “Diskroni” adını veriyor bu tabloya Han (2018), zaman algımız darmadağın oldu, zamanla birlikte hayatımız ve kimliklerimiz de atomlastı, zamanın anlamının ve kokusu kayboldu diyor. Han, hız döneminin kapandığını, zaman algımızın tamamen bozulduğu “diskroni” devrinin başladığını söylüyor. Hızlı ya da değil, zamanla mekânla temasımız, bir türlü eskisi olamıyor artık. Zamanla birlikte kimlikler de atomlaştı. Nasıl kâh orada kâh buradaysak, kimi zaman, orada öyle, kimi zaman burada böyleyiz.

Byung-Chul Han’a göre artık zamanı doğru dürüst algılama şansımızın dahi kalmadı: “Bugünün zaman krizi hızlanma olarak nitelendirilemez. Hızlanma çağı çoktan bitti. Bugün hızlanma olarak duyumsadığımız şey, zamansal dağılmanın semptomlarından sadece biri. Günümüzün zaman krizi, zamanda çeşitli aksaklıklara ve yanlış duyumlara yol açan bir diskroniden (zaman algısının bozulması-EG) kaynaklanıyor. Zaman, düzenleyici bir ritmin eksikliğini çekiyor. Bu yüzden de ölçüsünü kaçırıyor… Diskroninin esas sorumlusu zamanın atomlaşması… Yaşamın atomlaşmasına atomlaşmış kimlikler eşlik ediyor. İnsanın elinden kendinden, küçük bir Benlikten başka bir şey yok…” Anlatı, zamana bir koku verir; zaman anlamdan koptuğunda kokusunu kaybeder. Şimdi olduğu gibi… Herkesin acelesi var. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Hepimizin ardından atlı kovalıyor. Doğru ama durduğumuzda da sabit bir kimlikle sağlam gelecek planları yapamıyoruz.

“İnsana emeğinden gayrısı yoktur” ayeti şöyle devam eder: “Çalışmasının, gayretinin, emeğinin, halis niyetlerinin karşılığı da ileride görülecektir. Sonra kendisine ödülü tam olarak verilecektir.” (Necm/39-40). Biz Müslümanlar böyle inanıyoruz. Dikkatle bakıldığında ayetteki “sae (sa’y)” sözünün tam olarak bugün verdiğimiz manada “emek” ve “emekçi”yi karşılamadığı, onları kapsayıp aştığı, “amel” anlamına geldiği görülecektir. “Amel”, “bir amaca yönelik bedensel, psikolojik ve manevi tüm etkinliklerin toplamı”dır. İnsan olarak tüm yapıp etmelerimiz, her türlü çaba, gayret ve uğraşımız, amele karşılık gelir. Bugünkü manasıyla “emek”, olsa olsa “amel”den bir cüz olabilir. Bunları idrak etmeden modern zaman algısının üstesinden gelemeyiz, saçmalığını anlayamayız.

Can sıkıntısı, muhtemelen her devirde vardı ama modern zamanlarda çok arttı hatta günümüzün alâmetifarikası oldu. Filozoflar, psikolojiyle ilgilenenler hep bu konuya dikkat çekti. Ünlü psikoterapist Viktor Frankl’ın modern insanın halet-i ruhiyesi üzerine görüşlerini temellendirirken can sıkıntısından yola çıktı. Frankl, can sıkıntısını, modern zamanlarda varoluşsal boşluğun artmasına onu da insanın içgüdülerini kaybetmiş olmasına ve geleneklerin çökmesine bağlıyor. Artan otomasyon ve gelişen teknolojinin zamanımızı boşalttığını ve bu boş zamanda ne yapmamız gerektiğini bize söyleyecek ne herhangi bir içgüdü ne bir geleneğin bulunduğunu, uyumlu ve itaatkâr olma mecburiyetimizin bizi bezdirdiğini anlatmaya çalışıyor. Çare olarak anlam arayışına dayalı “logoterapi” adını verdiği bir psikoterapi tekniği öneriyor. Filozof Martin Heidegger, anlaması hayli müşkül bir dil kullansa da can sıkıntısı konusunda Frankl’a benzer görüşlere sahip. Erken dönem yazılarında insanın eyleme geçme kararlılığının ortaya çıkan boşluğu bertaraf edebileceğini söylüyor, geç dönem yazılarında “eylem” vurgusundan vazgeçiyor. Dünyada tamamen farklı bir biçimde yerleşmekten, itidal ve metanetten bahsetmeye başlıyor. Kore kökenli düşünür Byung-Chul Han, Heidegger, sürekli eyleme geçme kararlılığının hükmettiği yaşamın, zorlamalı aktivizmin can sıkıntısının asıl müsebbibi olduğunu sonradan anladı diyor.  Zamanın Kokusu kitabında “vita activa”ya karşı, güya “boş zaman” dediği “vita contemplativa”yı savunan sevgili Byung-Chul Han’ın Heidegger eleştirisi yerinde ama eksik kalıyor.

Kaynak: Muhit Dergisi, Ağustos, 2022

Bu yazının bir versiyonu, Vadi Yayınları’ndan çıkmış “Psikiyatri Ve Düşünce Dünyası Arasında Geçişler” kitabımızın yeni baskısında bulunmaktadır.

Yazı 30 Temmuz 2022'de 
http://www.erolgoka.net/byung-chul-handa-mahremiyet-dikkat-ve-zaman/
 sitesinde yayınlandığı şekliyle alıntılanmıştır.


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum