Britanya Tarihi

Britanya Tarihi
05 Temmuz 2020 - 12:02 - Güncelleme: 05 Temmuz 2020 - 12:07

Britanya Tarihi
KÖKENLERİ (1497-1583)
Britanya İmparatorluğu’nun temelleri, iki ayrı krallık olan İngiltere ve İskoçya krallıklarına dayanmaktadır. Denizaşırı keşiflerde İspanya ve Portekiz’in başarılarının ardından İngiltere Kralı VII. Henry, Asya’ya Kuzey Atlas Okyanusu’ndan ulaşan bir rota bulması için 1496 yılında John Cabot’u görevlendirdi. Cabot 1497 yılında, Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfinden beş yıl sonra yola çıktı ve Newfoundland kıyısına ulaşarak -ki bu sırada Kristof Kolomb gibi Asya’ya ulaştığını sanmaktaydı- bir koloni kurmaya yönelik herhangi bir çalışmaya başlamadı. Cabot, ertesi yıl Amerika’ya bir seyahat daha düzenlese de gemilerinden bir daha haber alınamadı.
 

I. Elizabeth
 
16. yüzyılın sonlarında, I. Elizabeth dönemine kadar Amerika’da İngiliz kolonileri kurmaya yönelik herhangi bir girişimde bulunulmadı. Protestan Reformu sonrasında İngiltere ile Katolik İspanya karşı karşıya geldi. 1562 yılında Atlas Okyanusu’ndaki köle ticareti sistemine girme amacıyla, John Hawkins ve Francis Drake’e İngiltere kraliyeti tarafından, Batı Afrika açıklarında köle taşıyan İspanyol ve Portekiz gemilerine saldırma yetkisi verildi. Bu çabalar sonuçsuz kaldı ve daha sonra, İngiliz-İspanyol Savaşı şiddetlenince I. Elizabeth, Amerika’daki İspanyol limanlarına ve Yeni Dünya’nın hazineleriyle geri dönen İspanyol gemilerine saldırı izni verdi. Bu sırada Richard Hakluyt ve “Britanya İmparatorluğu” ismini ilk kullanan yazar olan John Dee gibi yazarlar İngiltere’nin kendi imparatorluğunun kurulması için baskı yapmaya başladı. Bu dönemde İspanya Amerika’ya yerleşmiş, Portekiz Afrika’dan Brezilya ve Çin kıyılarına ticaret merkezleri ve limanlar kurmuş, Fransa ise daha sonraları Yeni Fransa adını alacak olan Saint Lawrence Nehri civarına yerleşmeye başlamıştı.
 
1576 yılında Muscovy Company’nin maddi desteğiyle yelken açan Martin Frobisher, aynı yıl vardığı Baffin Adası’na ertesi yıl döndü ve adanın güney kesiminde Kraliçe Elizabeth adına hak iddia etti. 1578 yılında bir seyahat daha gerçekleştirerek Grönland’a ulaşan ve burada da hak iddia eden Frobisher, Baffin Adası’ndaki Frobisher Körfezi civarında başarısız bir yerleşim kurma girişiminde de bulundu. 1577-1580 yılları arasında Dünya’yı dolaşan Francis Drake, 1578’de Horn Burnu açıklarında ve Macellan Boğazı’ndaki birer adayı “Elizabeth Adası” olarak adlandırarak üzerlerinde kraliyet adına hak iddia etti. 1579’da ise Kaliforniya’nın kuzey sahillerine ulaştı ve bölgeyi “New Albion” olarak adlandırarak kraliyet topraklarına kattı. Ancak Drake’in üzerinde hak iddia ettiği topraklarda yerleşim kurulamamıştı.
 
İRLANDA PLANTASYONLARI
İspanya ve Portekiz’e kıyasla denizaşırı koloni kurma girişimlerine daha geç başlayan İngiltere, 1169 yılındaki Norman işgali ile birlikte İrlanda’ya yerleşmeye başlamışlar ve 16. yüzyılda, İngiltere ve İskoçya’da bulunan Protestanlar adaya getirilmişti
 
Bu sayede İrlanda topraklarına el konulup “West Country men” adlı bir grup başta olmak üzere İrlnda Plantasyonları’nın kurulup bölgenin sömürgeleştirilmesinde rol oynayanların çoğu Kuzey Amerika’nın sömürgeleştirilmesinde de rol aldı.
 
“BİRİNCİ” BRİTANYA İMPARATORLUĞU (1583-1783)
Kuzey Amerika ve Karayipler’deki ilk koloni faaliyetleri
1578 yılında I. Elizabeth, Humphrey Gilbert’e denizaşırı keşif için izin verdi. Aynı yıl içerisinde Gilbert, Kuzey Amerika’da korsanlık yapmak ve koloni kurmak amacıyla yola çıksa da Karayipler’e doğru yol alırken henüz Atlas Okyanusu’nu geçemediği sırada keşif yolculuğu iptal edildi. Gilbert, 1583 yılında Newfoundland adasına varmak için bir kez daha yola çıktı. Newfoundland’a ulaştığında adanın limanında İngiltere adına hak iddia etse de geride yerleşimci bırakmamıştı. Gilbert, İngiltere’ye dönüş yolculuğundan sağ kurtulamazken 1584’te kraliçeden izin almayı başaran üvey kardeşi Walter Raleigh, Gilbert’in izinden gitti ve günümüzde Kuzey Karolina topraklarında olan Roanoke Kolonisi’ni kurdu. Ancak ikmal eksikliği nedeniyle koloninin varlığı 1590’larda sonlandı.1603 yılında İngiltere tahtına geçen Kral I. James, 1604 yılında İspanya ile devam eden savaşı bitiren Londra Antlaşması’nı imzaladı. Artık en büyük düşmanıyla barış imzalamış olan İngiltere, diğer ülkelerin koloni altyapılarına saldırmaktansa kendi denizaşırı kolonilerini kurmaya başladı.
 
17. yüzyılın başlarında Kuzey Amerika ve Karayipler’deki görece küçük adalara İngiliz yerleşimlerinin gerçekleşmesi ve East India Company başta olmak üzere kolonileri ve denizaşırı ticareti yönetmek amacıyla özel şirketler kurulmasıyla Britanya İmparatorluğu şekillenmeye başladı. 18. yüzyılın sonlarına doğru Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın sonucu olarak On Üç Koloni’nin kaybedilmesine kadar süren bu dönem, daha sonraki kaynaklarda “Birinci Britanya İmparatorluğu” olarak adlandırılmaktadır.
 
Amerika, Afrika ve köle ticareti
İlk başlarda İngiltere, Karayipler’de bazı başarısız sömürgeleştirme girişimleri yaşadı. 1604 yılında Guyana’da bir koloni kurma denemesi yapılsa da koloni iki yıl varlığını sürdürebildi ve asıl amacı olan altın yatakları bulma hedefine ulaşamadı. 1605’te Saint Lucia’da gerçekleştirilen koloni kurma girişimi yaklaşık dört-beş hafta, 1609’da Grenada’daki koloni kurma girişimi ise 6 ay kadar sürdü ve bu yerleşimler terk edildi. 1623’te Saint Kitts (1629’da İspanyolların eline geçse de ertesi yıl yapılan antlaşmayla tekrar İngiliz kontrolü sağlandı), 1625’te Saint Croix (1650’de İspanyol kontrolüne geçti), 1627’de Barbados, 1628’de Nevis, 1632’de Montserrat ve Antigua, adalarında başarılı yerleşimler kurulabildi. Püritenler tarafından 1629’da kurulan Providence Island Company; 1631 yılında Providencia Adası (1641’de İspanyollar tarafından alındı), ilerleyen yıllarda ise Miskito Sahili’nin bir bölümünde egemenlik kurarak buraları kolonileştirildi. 1665’te patlak veren İkinci Hollanda-İngiltere Savaşı sebebiyle Hollanda’nın Karayipler’deki topraklarına saldıran İngilizler; 1665 yılında Sint Eustatius, Tobago ve Surinam’ı ele geçirse de ertesi yıl Fransa ile savaşın başlamasıyla Sint Eustatius ve Tobago’nun yanı sıra Antigua ve Saint Kitts Fransız kontrolüne girdi. 1650’de kolonileştirilse de 1666’da Fransızların kontrolüne giren Anguilla ile 1666’da Fransızlardan alınan Barbuda’daki İngiliz egemenliği, 1667’deki Breda Antlaşması ile kabul edildi. Aynı antlaşmayla, 1664’te İngilizlerin ele geçirdiği ancak 1666’da terk ettiği Saint Lucia, Fransız kontrolüne bırakıldı. 1640-1660 yılları arasında Karayipler, Yeni Dünya’ya göç eden İngiliz nüfusunun üçte ikisinden daha fazlasını ağırlamaktaydı.
 
 
Britanya ve Afrika köleliği
 
Bir müddet sonra kolonilerde, Portekizliler tarafından Brezilya’da uygulanan ve köle işçilerin çalıştırılması esasına dayalı şeker plantasyonunu sistemi kullanılmaya başlandı. İlk etapta Hollanda gemilerine şeker satılıp bu gemilerden köle satın alınmaktaydı. Gittikçe kârlılaşan bu ticaretin İngiliz denetiminde kalması için 1651 yılında Parlamento, İngiliz kolonilerinde sadece İngiliz gemilerinin ticaret yapmaya devam edebileceğini ifade eden birtakım yasalar çıkardı. Bu gelişme, Felemenk Cumhuriyeti’yle, sonunda İngiltere’nin Amerika’daki konumunu sağlamlaştıracak bir savaşlar dizisine yol açtı. 1654-1660 yılları arasında İspanyollara gerçekleşen savaş devam ederken İngiltere, İspanyolların kontrolündeki bazı yerleri ele geçirdi. 1655’te ele geçirilen Jamaika adası koloni hâline getirildi. 1666 yılında Bahamalar kolonileştirildi. 1670’te İspanyollarla yapılan Madrid Antlaşması ile İngilizlerin Jamaika ve Cayman Adaları üzerindeki egemenliği tanındı.
 
İngiltere’nin Amerika’daki ilk kalıcı yerleşimi olan Jamestown, 1607 yılında kaptan John Smith önderliğinde, Virginia Company’nin yönetiminde kuruldu. 1609 yılında Virginia Company’nin amiral gemisi Sea Venture‘un batması sonrasında yerleşim kurulan Bermuda üzerinde İngiltere tarafından hak iddia edildi ve Virginia Kolonisi’ne bağlı olarak yönetilmeye başlandı; ancak 1615 yılında yerleşimin yönetimi, yeni kurulmuş olan Somers Isles Company’ye devredildi. Virginia Company’nin imtiyazlarının 1624 yılında iptal edilmesi ve Virginia’nın kontrolü doğrudan kraliyete geçmesiyle Virginia Kolonisi bir kraliyet kolonisi hâline geldi. Aynı şekilde 1684 yılında Somers Isles Company’nin imtiyazları da iptal edilince Bermuda, direkt olarak kraliyete bağlandı. 1610 yılında kurulan London and Bristol Company, Newfoundland adasında kalıcı bir yerleşim kurararak burayı kolonileştirdi; ancak şirket büyük ölçüde başarısız oldu. 1620 yılında Plymouth Kolonisi, püriten dinî ayrılıkçılar için bir barınak olarak kuruldu. 1628’de Massachusetts Körfezi 1629’da Carolina ve New Hampshire kolonileri kurulurken daha sonra pek çok İngiliz, dinî zulümlerden kaçmak için Atlas Okyanusu’nun ötesine seyahati göze almaya başladı. Maryland 1632 yılında Katolikler için bir sığınak, Rhode Island 1636 yılında tüm dinlere hoşgörü gösteren bir koloni ve Connecticut 1636 yılında Cemaat kilisesi mensuplarına bir barınak olarak kuruldu. 1664’te Fort Amsterdam’ın teslim olmasıyla Britanya, Hollanda’ya bağlı Yeni Hollanda kolonisini ele geçirmesi sonrasında Delaware, New Jersey ve New York kolonilerini oluşturdu. Bu, İkinci Hollanda-İngiltere Savaşı sonrası müzakerelerde, Surinam’ın Hollandalılara teslimi karşılığında resmîleştirildi. 1681 yılında Pensilvanya Kolonisi, William Penn tarafından kuruldu. Amerikan kolonileri Karayipler’dekilere kıyasla finansal olarak daha başarısızdı; ancak tarım arazilerine sahipti ve ılıman iklimi sayesinde daha fazla İngiliz göçmen çekiyordu.
 
1670 yılında Kral II. Charles, Hudson’s Bay Company’ye imtiyazlar verdi ve o dönem Rupert Toprakları olarak bilinen, daha sonra Kanada’nın bir parçası olacak olan topraklarda kürk ticaretinde tekel olmalarını sağladı. Şirket tarafından kurulan tahkimat ve ticaret karakolları, sık sık bölgeye komşu olan Yeni Fransa’da kendi kürk ticareti kolonilerini kurmuş olan Fransızların saldırılarına uğramaktaydı. Bundan iki yıl sonra, 1660’ta kurulan Royal African Company’ye Kral Charles tarafından Karayipler’deki İngiliz kolonilerine yapılan köle ticareti alanında tekel verildi. Kölelik, kuruluşlarından beri Karayipler’deki İngiliz kolonilerinin temeliydi. 1807 yılında köleliğin kaldırılmasına kadar geçen dönemde Britanya, Afrika’dan Amerika’ya 3,5 milyon kölenin götürülmesini gerçekleştirmişti. Amerika’daki kölelerin toplam nüfusunun üçte biri Atlas Okyanusu’ndaki köle ticaretinin parçasıydı. Bu ticareti kolaylaştırmak için Batı Afrika kıyısı ve açıklarında James Adası (1651), Saint Helena (1658, aynı zamanda kolonileştirdi) Akra (1673) ve Bunce Adası (1670 civarı) gibi yerlerde tahkimatlar kuruldu. 
 
Britanya yönetimindeki Karayip topraklarında Afrika kökenlilerin toplam nüfusa oranı 1650’de %25 iken 1780’de yaklaşık %80’e, On Üç Koloni’deyse bu oran aynı süreçte %10’dan %40’a yükseldi (güneydeki kolonilerde Afrika kökenliler çoğunluğu oluşturuyordu). Köle tacirleri için köle ticareti oldukça kârlıydı ve Afrika ile Amerika arasındaki üç köşeli ticaretin üçüncü köşesini oluşturan Bristol ve Liverpool gibi şehirlerde önemli bir geçim kaynağı haline geldi.Taşınan köleler ise gemilerde sert ve sağlıklı olmayan koşullarda tutulmakta ve yetersiz bir biçimde beslenmekteydi, bu nedenle Atlas Okyanusu’nun geçilmesi sırasında ölüm oranı yedide birdi.
 
1695 yılında İskoçya Parlamentosu, Company of Scotland’a imtiyazlar sağladı ve şirket, 1698 yılında Panama Kıstağı’na ticaret yapma amacıyla bir yerleşim kurdu. Ancak bu koloni, yakınlarda bulunan Yeni Granada’daki İspanyolların saldırıları ve sıtma salgını nedeniyle iki yıl sonra terk edildi. Darien projesinin başarısızlığı sonucunda İskoç sermayesinin dörtte biri kaybedildi ve denizaşırı bir İskoç imparatorluğu kurma girişimi sona erdi. Olayın ardından İngiliz ve İskoç hükûmetleri iki ülkenin sadece krallıklarını değil, ülkelerin kendilerini de birleştiren 1706’da imzalanan Birlik Antlaşması’nın 1707’de her iki devletin parlamentosunda da yasalaşmasıyla Büyük Britanya Krallığı’nı kurdular. 1732’de, günümüzdeki Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran On Üç Koloni’nin sonuncusu Georgia Kolonisi, borç sebebiyle suçlu bulunan kişiler için bir sığınak olma amacıyla kuruldu.
 
Asya’da Hollanda ile rekabet
16. yüzyılın sonlarında İngiltere ve Hollanda, Portekiz’in Asya’daki ticaret tekelini seyahatlere finansal kaynak sağlamak amacıyla özel anonim şirketler kurarak yok etmeye başladı. 1600 yılında İngiliz East India Company, 1602’de ise Hollanda Vereenigde Oost-Indische Compagnie kuruldu. Bu şirketlerin asıl amaçları, kârlı bir iş olan baharat ticaretine girmekti ve bu bağlamda Doğu Hint Adaları ile ticaret ağında önemli bir merkez olan Hindistan olmak üzere iki bölgeye odaklandılar. Ticaret üzerinde egemenlik için hem Portekiz ile hem de birbirleriyle yarışmaktaydılar. East India Company ilk kalıcı ticaret merkezini 1602’de, Cava üzerindeki Banten’de kurdu. 1608’de İngilizlerin, 1617’de ise Hollandalıların yerleştiği Surat; 1687’ye kadar East India Company’nin merkezi oldu. Zaman içerisinde Britanya, sömürgeci bir güç olarak Hollanda’yı geride bıraksa da kısa vadede Hollanda’nın daha gelişmiş olan mali sistemi ve 17. yüzyılda yaşanan üç Hollanda-İngiltere savaşı, Hollanda’nın Asya’da daha güçlü bir konum edinmesine yol açmıştı. Çatışmalar 1688 yılında Muhteşem Devrim sonucu Oranje Prensi William’ın İngiliz tahtına geçmesi ve Hollanda’yla İngiltere arasına barış getirmesiyle sona erdi. İki devlet arasında yapılan anlaşma ile Doğu Hint Adaları’ndaki baharat ticareti Hollandalılara, Hindistan’daki tekstil endüstrisi ise İngilizlere bırakıldı; ancak tekstil kısa sürede kârlılık bakımından baharatları geride bıraktı ve 1720 yılına kadar olan süreçte Britanya şirketleri satış alanında Hollanda şirketlerini geçti.
 
Fransa ve İspanya ile küresel çekişme
İngiltere ile Hollanda arasında 1688’de sağlanan barış, iki ülkenin Dokuz Yıl Savaşı’na müttefik olarak girmesine yol açtı. Avrupa ve denizaşırı bölgelerde Fransa ve İspanya ile Hollanda-İngiliz ittifakı arasında gerçekleşen savaş, Hollanda’nın askerî bütçesinin daha büyük bir bölümünü Avrupa’daki kara savaşına ayırmak zorunda kalması nedeniyle İngilizlerin daha önemli bir sömürgeci güç hâline gelmesini sağladı. 18. yüzyılda İngiltere (1707 sonrasında Britanya), dünyanın en önemli sömürgeci gücü haline gelirken Fransa ise bu konudaki en büyük rakibi oldu.
 
1700 yılında İspanya Kralı II. Carlos’un ölümü ve tahtı Fransız kralının torunu olan Anjou Dükü Philippe’e bırakması; Fransa, İspanya ve kolonilerinin birleşmesi olasılığını doğurdu.
 
Bu durumun gerçekleşmesini önlemek amacıyla 1701 yılında İngiltere, Portekiz, Hollanda ve Kutsal Roma İmparatorluğu; Fransa ve İspanya’ya karşı 1714 yılına kadar sürecek İspanya Veraset Savaşı’nı başlattı. Savaşı sonlandıran Utrecht Antlaşması’nda Felipe, kendisinin ve soyunun Fransa ve Avrupa’daki diğer krallıklarda olan haklarından vazgeçti, bu da İspanyol İmparatorluğu’nun Avrupa’da sonunu getirdi. Britanya İmparatorluğu ise toprak açısından genişleyerek Fransa’dan Newfoundland ve Akadya’yı topraklarına dahil etmesinin yanı sıra, İspanya’ya ait olan ve sırasıyla 1704 ve 1708 yıllarında işgal ettiği Cebelitarık ile Minorka üzerindeki egemenliğinin tanınmasını sağladı. Cebelitarık, Britanya’ya Akdeniz’e Atlas Okyanusu’ndan giriş ve çıkışı kontrol edebilme imkânı veren bir deniz üssü haline geldi. Minorka iki kez el değiştirdikten sonra 1802 yılında Amiens Antlaşması’yla İspanya’ya geri verildi. İspanya, bunların yanı sıra kârlı bir iş olan Amerika’daki İspanyol kolonilerine köle satmaya izin veren asiento hakkını Britanya’ya verdi.
 
Kuruluşunun ardından geçen ilk yüzyılda East India Company, kendisine 1617 yılında ticaret hakları veren Babür İmparatorluğu’yla mücadele edecek güce sahip olmadığından Hint altkıtası ile ticarete odaklanmıştı. Bu, 18. yüzyılda Babürlerin duraklamaya girmesiyle değişti ve 1740’lar ile 50’lerdeki Karnatik Savaşları sırasında şirket, Compagnie des Indes Orientales ile mücadele etti. 1757 yılındaki Plassey Muharebesi’nde Robert Clive önderliğindeki Britanyalıların Bengal nevabı ve Fransız müttefiklerini yenmesi şirketin Bengal’de kontrolü ele geçirmesini sağladı. Karnatik Savaşları sonucunda Fransa, anklavları üzerindeki egemenliğini korudu; fakat bu askerî sınırlamalar ve Britanya’ya bağımlı devletlere destek verme yönünde verilen bir sözle gerçekleşebildi, bu da Fransa’nın Hindistan’ı ele geçirme konusundaki umutlarını sonlandırdı. Bunu takip eden onyıllarda, Britanya kontrolü altındaki bölgelerin yüzölçümü gittikçe arttı. Şirket, kontrolü altındaki bölgeleri ya doğrudan ya da çoğunluğu sepoylardan oluşan Britanya Hindistanı Ordusu’yla tehdit ettikleri yerel yöneticiler aracılığıyla yönetmekteydi. Britanya Hindistanı zaman içerisinde imparatorluğun en önemli bölgesi haline geldi ve “Kraliyetin Mücevheri” takma adıyla bilinmeye başladı. Koloni, Britanya’nın dünyanın en büyük gücü olmasını sağlayan gücün en önemli kaynağıydı.
 
1756 yılında başlayan Yedi Yıl Savaşı, küresel çapta gerçekleşen ilk savaştı. Savaş; Avrupa, Hindistan, Kuzey Amerika, Karayipler, Filipinler ve Afrika’nın kıyı bölgelerinde gerçekleşti. 1763 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Rupert Toprakları üzerinde Britanya’nın iddia ettiği hakların kabul edilmesi, Yeni Fransa’nın Fransızca konuşan nüfusu bırakarak Britanya’ya ve Louisiana’nın İspanya’ya verilmesiyle Kuzey Amerika’da Fransa’nın sömürgeci güç olarak varlığı fiilen sona erdi. Antlaşma ile birlikte Britanya’nın savaş sırasında işgal ettiği Fransız kontrolündeki Dominika, Grenada, Saint Vincent ve Tobago ile İspanyol kontrolündeki Florida üzerindeki Britanya hâkimiyeti tanındı, Fransızların 1756’da işgal ettiği Minorka ise geri verildi. Buna karşılık Britanya; savaş esnasında işgal ettiği Guadeloupe, Martinique, Saint Lucia, Gorée ve Hindistan’daki Fransız fabrikalarını Fransa’ya; Manila ve Havana’yı ise İspanya’ya geri verdi. Britanyalıların Yedi Yıl Savaşı’nda Fransa’yı yenmesi, Britanya’yı denizcilik alanında dünyanın en büyük gücü konumuna getirdi.
 
On Üç Amerika Kolonisinin kaybı
On Üç Koloni ile Britanya arasındaki ilişkiler gittikçe gerginleşti. Bunun ana sebebi Amerika’daki kolonicilerin Britanya Parlamentosu’nun kendilerini izinleri olmadan yönetme ve vergilendirmeye yönelik denemelerine olan tepkisiydi. Bu tepkiler o dönemde “temsil yoksa vergi de yok” sloganıyla özetlendi. Amerika’daki kolonilerde yaşayanların İngilizlere sağlanan haklar konusundaki statüsünde yaşanan anlaşmazlıklar, Britanya Parlamentosu’nun bölge üzerindeki yetkilerinin tanımayarak kendi kendilerini yönetmeleriyle sonuçlanacak olan Amerikan Devrimi’ne yol açtı. Britanya’nın bu gelişmelere müdahale ederek merkezî otoriteyi tekrar sağlama amacıyla gönderdiği birlikler, 1775 yılında bir savaş çıkmasına sebep oldu. Ertesi yıl, Amerika’daki kolonilerde yaşayanlar yayınladığı bildiriyle, Amerika Birleşik Devletleri adı altında bağımsızlığını ilan etti. 1778’de savaşa Fransa’nın dahil olmasıyla savaşın dengesi Amerikalılar lehine kaydı ve 1781’deki zaferle sonuçlanan Yorktown Kuşatması sonrasında Britanyalılar tarafından barış görüşmelerine başlandı. 1783’te imzalanan antlaşma ile savaş sona ererken Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığı da Britanya tarafından tanındı.
 
 
İngiliz Amerikan Kolonileri Bayrağı
 
Britanya’nın o dönemde en fazla nüfusa sahip olan kolonisi olma özelliğine sahip Britanya Amerika’sının önemli bir bölümünün kaybı, tarihçiler tarafından Britanya’nın Amerika’ya odaklandığı “birinci” imparatorluk döneminin sona erip Asya, Büyük Okyanus ve daha sonra Afrika’ya odaklandığı “ikinci” imparatorluk döneminin başlaması olarak kabul edilmektedir. Adam Smith, 1776 yılında yayınlanan eseri Ulusların Zenginliği‘nde kolonilerin gereksiz olduğunu, serbest ticaretin sömürgeci genişlemenin ilk döneminde izlenmiş ve İspanya’yla Portekiz’in korumacılığına dayanan merkantilizm politikasının yerini alması gerektiğini savunmuştur.
 
1783’ten sonra bağımsız Amerika Birleşik Devletleri ile Britanya arasındaki ticaretin büyümesi görünürde siyasi kontrolün ekonomik başarı için şart olmadığını savunan Adams’ın görüşlerini doğruladı.
 
Amerika’daki olaylar, savaşın ardından ülkeden kaçan 40 bin ila 100 bin kraliyet yanlısının göç etmiş olduğu Kanada’ya yönelik Britanya’nın politikalarının değişmesine neden oldu.
 
14 bin göçmenin yerleştiği ve o dönem Yeni İskoçya’nın bir parçası olan Saint John ve Saint Croix nehir vadilerindeki halk Halifax’taki merkezî hükûmetten uzak kaldığından şikâyet edince 1784 yılında Yeni Brunswick ayrı bir koloni olarak kuruldu.
 
1791 Anayasal Yasası Fransız ve Britanyalı halk arasındaki gerginliği düşürmek için çoğunluğu Fransızca konuşan Aşağı Kanada ve çoğunluğu İngilizce konuşan Yukarı Kanada eyaletlerini oluşturdu ve Britanya’da kullanılanlara benzer idari sistemler kullanmaya başladı. Bu imparatorluğun otoritesini göstermek ve Amerikan Devrimi’nin liderliğini yapan halk yönetimine benzer bir yönetimin oluşumuna izin vermemek amacını taşımaktaydı.
 
İki ülke arasındaki gerginlik Napolyon Savaşları döneminde yükseldi. Bu dönemde Britanya, Amerika Birleşik Devletleri’nin Fransa’yla olan ticaretini kesmeye ve Britanyalı denizciler Amerikan gemilerine girip Britanya doğumlu kişileri zorla Kraliyet Donanması’na almaya çalıştı. 1812 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Britanya’ya savaş ilan etti ve taraflar birbirlerinin topraklarını işgal etti. Ancak 1815 yılında imzalanan Gent Antlaşması, savaş öncesindeki sınırlarına geri dönülmesini sağladı.
 
“İKİNCİ” BRİTANYA İMPARATORLUĞU (1783-1815)
1718’den beri Amerika’daki kolonilere sürgün, Britanya’daki çeşitli suçlar için bir ceza olarak kullanılmaktaydı ve yılda yaklaşık bin suçlu, bu sebepten dolayı Amerika’ya gönderilmekteydi. 1783 yılında On Üç Koloninin kaybından sonra Britanya hükûmeti, Amerika yerine bu iş için alternatif bir yer aramaya başladı ve yeni keşfedilen Avustralya’ya odaklandı. Avustralya’nın batı kıyısı 1606 yılında Hollandalı kâşif Willem Janszoon tarafından keşfedilmiş ve Vereenigde Oost-Indische Compagnie tarafından Yeni Hollanda olarak adlandırılmışsa da bölgeyi sömürgeleştirilmeye yönelik bir girişimde bulunulmamıştı. 1770 yılında Güney Büyük Okyanus’a doğru bilimsel bir seyahatte olan James Cook, Avustralya’nın doğu kıyısını keşfetti ve bölge üzerinde Britanya adına hak iddia ederek bölgeyi Yeni Güney Galler olarak adlandırdı. 1778 yılında, Cook’un seyahatinde yer alan botanikçi Joseph Banks, hükûmete Botany Körfezi’nin ceza kolonisi olarak kullanılmasının uygun olacağını kanıtlayacak belgeler sundu. 1787 yılında körfeze gönderilmek üzere yola çıkan ilk mahkûmlar 1788 yılında karaya ayakbastı. Britanya, 1840 yılına kadar Yeni Güney Galler’e suçlu göndermeye devam etti. Avustralya kolonileri, özellikle Victoria kolonisinde altına hücum edilmesi sonucu yün ve altın ihracatından büyük kâr elde etmeye başladı, bu sayede Victoria’nın başkenti Melbourne dünyanın en zengin şehri hâline geldi.
 
Seyahati sırasında Cook’un, 1642’de Hollandalı kâşif Abel Tasman tarafından keşfedilen Yeni Zelanda’yı da ziyaret etmesinin ardından bölgeye Britanyalıların yerleşimleri başladı. İlk başlarda Avrupalılar ile yerel Maori halkı arasındaki ilişki ticaretten ibaretti. Avrupalıların yerleşimi 19. yüzyılın başlarında hızlandı, özellikle Kuzey Adası’nda ticaret istasyonları kuruldu. 1839 yılında New Zealand Company, araziler alıp koloniler kurmaya ilişkin planlarını açıkladı. 6 Şubat 1840 tarihinde kaptan William Hobson ile yaklaşık kırk Maori şefi arasında Waitangi Antlaşması imzalandı. 1841’de Yeni Zelanda, Yeni Güney Galler’den ayrılarak kraliyet kolonisi statüsüne kavuştu. Britanyalıların 1806’da keşfettiği ve ertesi yıl Britanya topraklarına katılan ıssız Auckland Adaları da bu kurulan koloniye 1842’de yapılan sınır düzenlemesi ile dahil edilmiş, 1846’da koloninin bir parçası olmaktan çıkmış ancak 1863’te tekrar koloninin sınırlarına dahil edilmişti.
 
FRANSA İLE MÜCADELE
Fransız Devrimi’nin bir sonucu olarak 1792’de çıkan Fransız Devrim Savaşları’na Britanya, ertesi yıl, Fransa karşısında oluşturan ittifakın bir parçası olarak dahil oldu. Fransa, bu savaşlardan zaferle ayrılan taraf olurken 1802’de imzalanan Amiens Antlaşması ile savaş sona erdi ve Britanya, Fransız Cumhuriyeti’ni resmen tanımış oldu. Britanya’nın 1795 yılında kıyı kesimlerini işgal etmeye başladığı Hollanda kontrolündeki Seylan, antlaşma ile birlikte Britanya kontrolüne bırakıldı. Britanya’nın 1793’te Fransızlardan aldığı Tobago ile 1797’de İspanyollardan aldığı Trinidad üzerindeki Britanya hakimiyetleri tanındı. 1782’de Britanya’nın kontrolünden İspanya’ya geçen ve 1798’de Britanya’nın işgal ettiği Minorka; antlaşmayla birlikte İspanyol hakimiyetine bırakıldı. 1795’te Britanya’nın topraklarına kattığı Cape Kolonisi ile savaş sırasında işgal ettiği Karayipler’deki bazı adaları Batavya Cumhuriyeti’ne geri verdi. 1787’de girdiği Fransız kontrolünden 1800 yılında çıkan Malta, Sicilya Krallığı’nın kontrolüne bırakılsa da ada Britanya himayesine girdi. Savaşın sona ermesinin ardından, 1801 yılında, Danimarka-Norveç kontrolündeki Saint Croix, Saint Thomas ve Saint John adaları Britanya tarafından işgal edilse de ertesi yıl yapılan anlaşmayla adalar geri verildi.
 
 
Waterloo Savaşı
 
Ancak Britanya 1803’te, Napolyon yönetimindeki Fransa’yla yeniden mücadele etmek zorunda kaldı. Bu kez savaşta, iki taraf arasında ideoloji çatışmaları da mevcuttu. Tehdit altında olan sadece Britanya’nın dünya çapındaki konumu değildi, Napolyon yönetimindeki Fransa diğer kıta Avrupası ülkeleri gibi Britanya’yı işgal etme konusunda tehdit oluşturmaktaydı. Fransız limanları 1805 yılında Trafalgar’da Fransız ve İspanyol donanmalarına karşı kesin bir zafer kazanan Kraliyet Donanması tarafından abluka altına alındı. Britanya, 1810 yılında Napolyon Fransası tarafından ilhak edilen Hollanda’nınkiler de dâhil olmak üzere denizaşırı kolonilere saldırdı ve buraları ele geçirdi. 1814’te Fransa, bazı Avrupa ülkelerinin kurduğu ittifakla gerçekleşen savaşı kaybeden taraf oldu. Aynı yıl yapılan Paris Antlaşması ile barış sağlandı. Antlaşmaya göre, 1810’da Britanya kontrolüne girse de 1813’te İsveç’e devredilen Guadeloupe ile 1909’da Britanya’nın işgaline uğrayan Martinique Fransa’ya geri verildi. 1803’te Britanya tarafından işgal edilen Saint Lucia ile 1813’te kraliyet kolonisi olan Malta’daki Britanya hakimiyeti kabul edildi. Britanya’nın 1807’de, Fransa’nın müttefiki Danimarka’nın kontrolünde bulunan Saint Croix ve Saint Thomas adalarındaki Britanya güçleri ise barışın sağlanması ile birlikte, 1815 yılında adalardan çekildi. Öte yandan 1807’de Britanya’nın işgal ettiği Helgoland’daki Britanya hakimiyeti, 1814’te imzalanan Kiel Antlaşması ile tanındı. Ertesi yıl Napolyon’un, sürgün edildiği adadan kaçarak Fransa’ya gelmesiyle birlikte savaş tekrar başladı. Ancak savaşı yine Fransızlar kaybetti ve 1815’te imzalanan Paris Antlaşması ile savaş sona erdi ve Avrupa uyumu olarak adlandırılan döneme girildi. Antlaşma ile birlikte, Fransız işgali altında olan ve 1809’dan itibaren Britanya hakimiyetine girmeye başlayan İyonya Adaları, 1864 yılında Yunanistan Kralı olan I. Georgios’un tahta çıkışı dolayısıyla Yunanistan’a hediye edilinceye kadar Britanya himayesindeki bir federasyon olarak varlığını sürdürdü.
 
KÖLELİĞİN KALDIRILMASI
Britanya’daki kölelik karşıtı hareketten gelen artan baskılar sonucu Britanya yönetimi, 1807 yılında imparatorlukta köle ticaretini yasaklayan Köle Ticareti Yasası’nı çıkardı. 1808 yılında Sierra Leone, azat edilen köleler için resmî Britanya kolonisi olarak belirlendi. 1833 yılında kabul edilen Köleliği Kaldırma Yasası ile 1 Ağustos 1834 tarihinde Britanya İmparatorluğu’nda kölelik kaldırıldı. İlk başlarda Saint Helena, Seylan ve East India Company tarafından yönetilen bölgeler yasanın kapsamı dışında bırakılsa da sonradan bu bölgeler de yasanın kapsamı içerisine alındı. Yasaya göre kölelere 4 ile 6 yıllık bir “çıraklık” döneminin ardından özgürlükleri verildi.
 
BRİTANYA’NIN İMPARATORLUK YÜZYILI (1815-1914)
Bazı tarihçiler tarafından Britanya’nın “imparatorluk yüzyılı” olarak anılan 1815 ile 1914 yılları arasındaki dönemde yaklaşık 26.000.000 kilometrekarelik toprak ve 400 milyon kadar nüfus imparatorluğun bir parçası hâline geldi. Napolyon’a karşı elde edilen zafer Britanya’yı Orta Asya’daki Rusya dışında herhangi bir uluslararası rakibi olmayan bir güç konumunda bıraktı. Denizlerde herhangi bir rakibi olmayan Britanya, ilerleyen dönemde Pax Britannica olarak adlandırılacak küresel bir polislik politikasını yürürlüğe koydu. Dış ilişkilerinde ise “muhteşem yalnızlık” olarak bilinen bir politika uyguladı. Kolonilerinde sahip olduğu resmî kontrolün yanı sıra Britanya’nın küresel ticaretteki egemenliği Çin, Arjantin ve Siyam’ın aralarında bulunduğu çeşitli ülkenin ekonomilerini kontrol edebilmesini sağladı. Bu durum bazı tarihçiler tarafından “gayriresmî imparatorluk” olarak adlandırılmıştı.
 
 
Kraliçe Viktorya
 
Britanya’nın bir imparatorluk olarak gücünün kaynağı olan faktörlerden biri de 19. yüzyılda icat edilen ve Britanya’ya imparatorluğu kontrol etme ve savunma olanağı sağlayan buharlı gemiler ve telgraftı. 1902 yılından itibaren Britanya İmparatorluğu, “All Red Line” adı verilen bir telgraf ağıyla bağlanmaya başlamıştı.
 
RUSYA’YLA REKABET
19.yüzyılda Britanya ve Rusya, gerileyen Osmanlı, Fars ve Çin imparatorluklarından doğan güç boşluğunu doldurmak için birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Orta Asya’daki bu rekabet “Büyük Oyun” olarak adlandırılmaktadır. Britanya’nın bakış açısında göre Rusya’nın Farslar ve Osmanlılara karşı elde ettiği zaferler Rusya’nın emperyal hedeflerini ve kapasitesini göstermekteydi, bu nedenle Britanya’da Rusya’nın karadan Hindistan’ı işgal edeceğine dair bir endişe baş gösterdi. Britanya, Afganistan’ı işgal ederek bu durumun gerçekleşmesini önlemek istese de Birinci İngiliz-Afgan Savaşı, Britanya açısından yenilgiyle sonuçlandı. Rusya, Osmanlılara ait olan Balkanlar’ı 1853 yılında işgal edince Britanya, Akdeniz ve Orta Doğu üzerinde Rusların egemen olmasını engellemek amacıyla, Fransa ile birlikte Rusların deniz gücünü etkisiz hâle getirmek için Kırım’ı işgal etti. Sonuç olarak ortaya çıkan Kırım Savaşı’nda yeni modern savaş teknikleri kullanıldı. Savaş, Pax Britannicasırasında Britanya ile diğer bir emperyal güç arasında yapılan tek savaştı ve Rusların yenilmesiyle sonuçlandı. Orta Asya’da durum yirmi yıl kadar daha çözümsüz kaldı. Bu dönem içerisinde Britanya 1876 yılında Belucistan’ı, Rusya ise Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ı topraklarına kattı. Ruslarla yapılan 93 Harbi’nden yenik ayrılan Osmanlı İmparatorluğu, olası bir Rus tehdidine karşı kendisini desteklemesi koşuluyla Kıbrıs’ı Britanya himayesine bıraktı. Aynı yıl iki ülke, etki alanları üzerinde bir anlaşmaya vardı ve 1907 yılında imzalanan Britanya-Rusya Antantı ile diğer öne çıkan sorunlar da çözüme kavuşturuldu. 1904-1905 yıllarındaki Rus-Japon Savaşı sırasında Port Artur Baskını’nda Rus donanmasının yok olması da Britanya’ya bu yönden oluşturduğu tehdidi sınırladı.
 
KUZEY AFRİKA’DAN GÜNEY AFRİKA’YA
Hollanda’nın Vereenigde Oost-Indische Compagnie adlı şirketi, Cape Kolonisini 1652 yılında, Doğu Hint Adaları’na gidip gelen gemileri için bir durak olarak kurmuştu. Britanya, Hollanda’nın Fransızlar tarafından 1795’te işgal edilmesi üzerine koloninin Fransızların eline geçmesini önlemek için 1795 yılında koloniyi himayesi altına aldı ve 1806 yılında Afrikaner yerleşimcileriyle birlikte resmen topraklarına kattı. 1820 yılından sonra Britanya’dan artmaya başlayan göç, Britanya hâkimiyetinden memnun olmayan Afrikanerlerin 1830’lu yıllardan 1840’lı yılların başına kadarki süreçte kuzeye göç etmesine ve kendi cumhuriyetlerini kurmalarına yol açtı. Bu süreçte göçmenlerle, Güney Afrika ile Sotholar ve Zuluların da aralarında bulunduğu çeşitli Afrika yönetimlerine yönelik bir genişleme planları olan Britanyalılar arasında çatışmalar yaşandı. Sonuç olarak Afrikanerler, diğer kurduğu diğer devletlere göre daha uzun ömürlü olan Transvaal Cumhuriyeti (1852-1902) ve Özgür Orange Devleti (1854-1902)’ni kurdu. 1902 yılında Britanya, 1899-1902 yıllarındaki II. Boer Savaşı’nın sonucu olarak iki devleti de işgal etti.
 
1869 yılında, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan Süveyş Kanalı, Fransa İmparatoru III. Napolyon’un yönetimi altında açıldı. Britanya kanala ilk başlarda karşı çıksa da açıldıktan sonra stratejik değerinin kısa sürede farkına vardı. 1875 yılında Muhafazakar Parti lideri Benjamin Disraeli başbakanlığındaki Britanya hükûmeti, borç içindeki Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın kanaldaki %44’lük payını 4 milyon sterline satın aldı. Bu, kanalın doğrudan kontrolünü sağlamasa da Britanya’ya bir baskı gücü verdi. Mısır üzerindeki İngiliz-Fransız ortak denetimi 1882 yılındaki Britanya işgaliyle sona erdi. Fransızlar halen kanalın büyük hissedarlarıydı ve Britanya’nın denetimini zayıflatmaya çalıştılar; ancak 1888 yılındaki İstanbul Antlaşması ile anlaşma sağlandı ve kanal tarafsız bölge yapıldı.
 
Kongo Nehri’nin alt bölgelerinde Fransa, Belçika ve Portekiz’in faaliyetlerinin tropikal Afrika’ya Britanya’nın sistemli bir şekilde nüfuz etmesini tehlikeye atmasından dolayı 1884-85 yıllarındaki Berlin Konferansı, Avrupa’daki güçler arasında “Afrika Yarışı” olarak adlandırılan rekabeti düzenlemek amacıyla topraklar üzerindeki iddiaların uluslararası olarak tanınması için “fiili işgal”i kıstas olarak belirledi. Yarış 1890’larda da devam etti ve Britanya’nın 1885 yılında aldığı Sudan’dan geri çekilme kararını gözden geçirmesine neden oldu. Britanyalı ve Mısırlı birliklerden oluşan askerî güç, 1896 yılında Mehdi Savaşı’nda mehdi yanlısı birlikleri yendi ve 1898 yılında Faşoda’daki bir Fransız işgal denemesini püskürttü. Sudan, kâğıt üzerinde bir Britanya-Mısır kondominyumu yapılsa da fiilen Britanya sömürgesi hâline geldi.
 
Güney ve Doğu Afrika’da Britanya’nın kazandığı topraklar, Britanya’nın Afrika’daki genişlemesinin öncülerinden olan Cecil Rhodes’un Cape Town-Kahire Demiryolu projesi sayesinde, stratejik öneme sahip Süveyş Kanalı ile maden açısından zengin Güney Afrika’yı birbirine bağlaması için baskı yapmasına yol açtı. Rhodes, 1888 yılında, sahibi olduğu British South Africa Company ile günümüzde Zambiya ve Zimbabve’yi oluşturan, o dönem kendi adından yola çıkılarak “Rodezya” olarak adlandırılan bölgeyi işgal ve ilhak etti. 1890 yılında Alman İmparatorluğu ile imzalanan Helgoland-Zanzibar Antlaşması ile Helgoland’ın yanı sıra Caprivi Ucu ve Darüsselam’ın sahil kesimleri Almanya’ya bırakılırken buna karşılık Zanzibar ile Wituland Britanya himayesine girdi ve her iki ülkenin etki alanları konusunda anlaşma sağlandı.
 
BEYAZLARIN YAŞADIĞI KOLONİLERİN DEĞİŞEN STATÜLERİ
18. yüzyıldan itibaren Britanya İmparatorluğu’nun beyazların yaşadığı kolonilerile beyaz olmayanların yaşadığı kolonilerdeki tavırları arasında belirgin bir fark bulunmaktaydı. Beyaz olmayanların yaşadığı kolonilerde otokratik (aydınlanmacı mutlakiyet) bir yönetim şekli kullanan imparatorluk, beyazların yaşadığı kolonilerde özgür düşünce ve kendi kendini yönetmenin destekleyicisi haline geldi.
 
Britanya İmparatorluğu’ndaki beyazların yaşadığı kolonilerin bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanan süreç, 1839 yılında Kanada’daki siyasi huzursuzluğu sona erdirmek için Yukarı ve Aşağı Kanada’nın birleşmesi ve kendi kendini yönetmesini öneren Durham Raporu’yla başladı. Bu önerinin gerçekleşme sürecinde ilk adım, Kanada Eyaleti’ni oluşturan 1840 Birlik Yasası oldu. Halka sorumlu hükûmet yetkisi ilk olarak 1848 yılında Yeni İskoçya’ya sağlandı ve daha sonra bu yetki Britanya’nın diğer Kuzey Amerika kolonilerine de verildi. 1867 Britanya Kuzey Amerika’sı Yasası’nın Britanya Parlamentosu tarafından kabul edilmesiyle Yukarı ve Aşağı Kanada, New Brunswich ve Nova Scotia uluslararası ilişkiler hariç her alanda kendi kendini yöneten bir konfederasyon olan Kanada Dominyonu çatısı altında birleştirildi. Avustralya ve Yeni Zelanda, 1900’den sonra aynı şekilde kendi kendini yönetme hakkını kazandı.
 
Avustralya’daki koloniler, 1901 yılında tamamlanan federasyonlaşma süreci ile birlikte tek çatı altında birleşti. “Dominyon statüsü” terimi ilk defa 1907’deki İmparatorluk Konferansı’nda resmî olarak kullanıldı.
 
19.yüzyılın sonlarında İrlanda’nın idari bağımsızlığı için siyasi kampanyalar yapılmaya başlandı. İrlanda, Büyük Britanya Birleşik Krallığıyla 1798 İrlanda Ayaklanmasından sonra 1800 Birlik Yasaları ile birleştirilmiş 1845 ile 1852 yılları arasında kıtlık yaşamıştı. Britanya başbakanı William Gladstone, İrlanda’nın Kanada gibi imparatorluk içerisinde bir dominyon statüsü alacağını ummakta ve İrlanda’nın idari bağımsızlığına destek vermekteydi; fakat 1886 yılında parlamentoya sunduğu idari bağımsızlığı öngören yasa tasarısı reddedildi. Yasa tasarısı, İrlanda’ya Birleşik Krallık içerisinde Kanada’daki eyaletlerin kendi federasyonları içerisinde sahip olduklarından daha az özerklik sağlamayı öngörmüş olmasına rağmen çok sayıda parlamenter kısmen bağımsız olan bir İrlanda’nın Büyük Britanya’ya bir güvenlik tehdidi oluşturmasından veya imparatorluğun parçalanma sürecini başlatmasından endişe duymaktaydı. İkinci bir idari bağımsızlığa dair yasa tasarısı da benzer sebeplerden dolayı reddedildi. Üçüncü bir yasa tasarısı parlamento tarafından 1914 yılında kabul edilse de I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve bunun ardından 1916 yılında Paskalya Ayaklanması’nın çıkması nedeniyle uygulamaya konulmadı.
 
DÜNYA SAVAŞLARI (1914-1945)
20.yüzyıla girildiğinde Britanya’da, “muhteşem yalnızlık” politikasını sürdürerek imparatorluğun tamamının korunamayacağına dair endişeler büyümeye başladı. Almanya, askerî ve endüstriyel bir güç olarak giderek yükselmekte, muhtemel bir savaşta Britanya’nın en olası düşmanı olarak görülmekteydi. Büyük Okyanus’ta uzanan topraklara sahip olunmasını ve Britanya adalarının Alman Donanması’nın tehdidi altında bulunmasını göz önünde bulunduran Britanya, 1902 yılında Japonya ile bir ittifak kurdu. Bunu, Fransa (1904) ve Rusya (1907) ile yapılan ittifaklar takip etti.
 
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
1914 yılında patlak veren I. Dünya Savaşı’nda Britanya’nın Almanya ve müttefiklerine karşı savaş ilan etmesi; askerî, mali ve malzeme alanında destek sağlayan koloni ve dominyonları da kapsamaktaydı. Dominyonların ordularında bulunan 2,5 milyon kadar askerin savaşa katılmasının yanı sıra kraliyet kolonilerinden de binlerce gönüllü savaşta yer aldı. Almanya’nın Afrika’daki denizaşırı kolonilerinin çoğu, Britanya tarafından işgal edilirken Büyük Okyanus’ta ise Avustralya ve Yeni Zelanda, sırasıyla Alman Yeni Ginesi ve Samoa’yı işgal etti. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı 1915 yılında Çanakkale Savaşı’nda Avustralya, Newfoundland ve Yeni Zelanda’dan gelen birliklerin katkıları bu bölgelerdeki ulusal bilinç üzerinde önemli bir etki yarattı ve Avustralya’yla Yeni Zelanda’nın kolonilikten bağımsızlığa geçiş süreçlerinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Dominyonların savaşa olan katkıları, 1917 yılında Britanya Başbakanı David Lloyd George’un dominyon başbakanlarını, emperyal politikaları düzenlemek için aynı yıl toplanan İmparatorluk Savaş Kabinesi’ne çağırmasıyla hükûmet tarafından da onaylanmış oldu. Savaş esnasında, 1916’da Fransa ile gizli olarak imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki topraklarının, savaşın sona ermesi sonrasında iki devlet arasında paylaşımını düzenliyordu. Bu antlaşma, Britanya ile birlikte hareket ederek Osmanlı’dan bağımsız olma amacıyla Hüseyin bin Ali önderliğinde ayaklanan Arapların yaşadığı bölgeyi kapsamıyordu.
 
 
I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Birliği
 
1918 yılında savaşın, Britanya’nın da bir mensubu olduğu İtilaf Devletleri lehine sona ermesinin ardından 1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması’yla imparatorluk, eklenen yaklaşık 4.700.000 km2‘lik toprak ve 13 milyonluk nüfus ile en geniş sınırlarına ulaşmış oldu. Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kolonileri İtilaf Devletleri arasında, Milletler Cemiyeti mandaları olarak paylaştırıldı. Britanya; Filistin, Ürdün, Irak, Kamerun’un bazı bölgeleri, Togo ve Tanganyika’yı aldı. Dominyonlara da kendi mandaları verilerek Güney Afrika Birliği, Güneybatı Afrika’yı (günümüzde Namibya); Avustralya, Alman Yeni Ginesi’ni; Yeni Zelanda, Batı Samoa’yı aldı. Nauru ise Britanya ile Büyük Okyanus’taki iki dominyonun ortak mandası yapıldı.
 
DÜNYA SAVAŞLARI ARASI DÖNEM
Savaşın getirdiği değişen dünya düzeni, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’nın denizde güçlenmesi ve Hindistan ile İrlanda’da bağımsızlık hareketlerinin yükselmesi, Britanya’nın emperyal politikalarında birtakım değişikliklere yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında seçim yapmak zorunda olan Britanya, Japonya ile olan ittifakını yenilememeyi tercih etti ve devletin, Amerika Birleşik Devletleri ile denizcilik alanında eşit olmayı kabul ettiği Washington Denizcilik Antlaşması’nı imzaladı. Bu karar, Japonya ve Almanya’da Büyük Buhran’ın da etkisiyle militarist hükûmetlerin iktidarı ele geçirmesi ve imparatorluğun bu iki ülkeden gelecek saldırılara dayanamayacağı yönündeki endişeler nedeniyle 1930’larda Britanya’da bazı tartışmalara yol açtı.
 
1919 yılında İrlanda’nın idari bağımsızlığını kazanma sürecinin yürümemesi sonrasında, 1918 yılındaki Birleşik Krallık genel seçimlerinde, parlamentoda İrlanda’ya ayrılan koltukların çoğunu kazanmış olan ayrılıkçı Sinn Féin partisinin üyeleri, Dublin’de İrlanda’nın bağımsızlığının ilan edildiği bir İrlanda Meclisi kurdu. Bununla eşzamanlı olarak İrlanda Cumhuriyet Ordusu, Britanya yönetimine karşı bir gerilla savaşı başlattı. Bu savaş 1921 yılında, her iki taraf için de çıkmaza girilmesiyle sona erdi ve İngiliz-İrlanda Antlaşması’nın imzalanmasıyla fiili olarak iç işlerinde bağımsız; fakat anayasal olarak Britanya Kraliyeti’yle bağlantılı olan, Britanya İmparatorluğu içerisinde bir dominyon statüsündeki Özgür İrlanda Devleti kuruldu. İrlanda’nın 32 kontluğunun altısından oluşan ve 1920 İrlanda Hükûmeti Yasası’yla ayrı bir bölge olarak kurulan Kuzey İrlanda ise, antlaşmadan sonra Birleşik Krallık içerisindeki mevcut konumunu korumayı seçti.
 
Benzer bir mücadele, 1919 Hindistan Hükûmeti Yasası bağımsızlık isteklerini tatmin etmeyince Hindistan’da da başladı. Gadar İsyanı’nın ardından ortaya çıkan komünist ve dış güçlerin planlarına ilişkin endişeler savaş sırasındaki sınırlamaların süresini süresiz bir şekilde uzatan Rowlatt Yasası’nın geçmesiyle sonuçlandı. Bunun üzerine Pencap başta olmak üzere bölgede gerginlik baş gösterdi,. Pencap’ta alınan baskıcı önlemler Amritsar Katliamı’na yol açtı. Britanya’da halkın, olayın etiği üzerindeki görüşü, olayın Hindistan’ı anarşiden koruduğunu düşünenlerle olaya tepki gösterenler arasında bölündü. Bunun ardından yapılan bir iş birliği durdurma hareketi Chauri Chaura olayı nedeniyle Mart 1922’de iptal edilse de bunu takip eden 25 yıl boyunca huzursuzluk devam etti
 
1.Dünya Savaşı’nın başlangıcında Britanya himayesi ilan edilmiş olan Mısır’a 1922 yılında resmî olarak bağımsızlık verilse de 1954 yılına kadar Britanya’ya siyasi olarak bağımlı bir devlet olmaya devam etti. Britanya birlikleri, 1936 yılında birliklerin ülkeden Süveyş Kanalı bölgesi dışında çekilmesini sağlayan Britanya-Mısır Antlaşması’na kadar ülkede kaldı. Bunun karşılığında Mısır’a, Milletler Cemiyetine girmesi için yardım edildi. 20 yılından itibaren Britanya mandası olan Irak da 1932 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Milletler Cemiyetine girdi. Filistin’de Britanya, Araplar ile artan Yahudi nüfus arasında yaşanan birtakım sorunlarla karşılaştı. 1917’deki Balfour Deklarasyonu ile bölgedeki yerleşim düzeni, Filistin’de Yahudilerin yaşayabileceği ulusal bir yuva kurulabileceği belirtilerek sağlanmaya çalışıldı ve bölgeye göç edecek sınırlı Yahudi nüfusun kontrolü manda yönetimine bırakıldı. İki taraf arasında artan çatışmalar, 1936’da Arapların ayaklanmasıyla sonuçlandı. 1930’larda Almanya ile bir savaş çıkma ihtimalinin yükselmesi sebebiyle Britanya, Arapların desteklenmesini bir Yahudi devleti kurmaktan daha önemli bularak Arap yanlısı bir tutum izledi ve bölgeye göç eden Yahudi miktarına sınırlama koydu. Bu da 1939’da, bölgedeki Yahudilerin ayaklanmasına yol açtı.
 
Dominyonların, Britanya’dan bağımsız olarak kendi dış politikalarını uygulama hakları 1923 İmparatorluk Konferansı’nda kabul edildi. Bir önceki yıl yaşanan Çanakkale Krizi’nde Britanya’nın askerî yardım talebi Kanada ve Güney Afrika tarafından reddedilmiş, Kanada 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’na tabi olmayı kabul etmemişti. İrlanda ve Güney Afrika’nın baskıları üzerine 1926 İmparatorluk Konferansı dominyonları “Britanya Millletler Topluluğu” içerisinde, “Britanya İmparatorluğu sınırları dahilinde bulunan, birbirleriyle eşit statüye sahip, hiçbirinin diğerinden daha üstün olmadığı özerk topluluklar” olarak tanımlayan Balfour Bildirisi’ni yayınladı. Bu bildirinin yasal temelleri, 1931 yılında kabul edilen Westminster Yasası’yla sağlandı. Böylece Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika Birliği, Serbest İrlanda Devleti ve Newfoundland parlamentoları, Britanya’nın yasal denetiminden çıkmış ve Britanya’nın yasalarını geçersiz kılma hakkı kazanmış oldu. Bu nedenle Britanya, bu oluşumların izni olmadan bu bölgeleri kapsayacak yasalar geçirememeye başladı. Büyük Buhran sırasında ekonomik sıkıntılar yaşayan Newfoundland, 1922 yılında koloni statüsüne geri döndü. İrlanda ise 1937 yılında yeni anayasanın kabul edilmesiyle Britanya denetiminden daha da uzaklaşarak yeni anayasayla “cumhuriyet” olarak adlandırılmasa da bir cumhuriyet hâline geldi.
 
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Britanya’nın Eylül 1939’da Nazi Almanyası’na savaş ilan etmesi, kraliyet kolonileri ve Hindistan’ı kapsasa da dominyonları otomatikman savaşa sokmadı. Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika bir süre sonra savaş ilan etti.1940 yılında Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesinin ardından, 1941 yılında Sovyetler Birliği savaşa girene dek Birleşik Krallık, Nazi Almanya’sına karşı savaşta tek başına kaldı. Ağustos 1941’de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt ve Birleşik Krallık Başbakan Winston Churchill, tüm halkların kendi yönetim biçimlerini seçmeye hakları olduğunu belirten Atlantik Bildirisi’ni imzaladı. Bu ifade Almanya tarafından işgal edilmiş olan Avrupa ülkelerini mi, yoksa Avrupa ülkeleri tarafından sömürgeleştirilen bölgeleri mi kast ettiği net olmadığından daha sonraları Britanya, Amerika Birleşik Devletleri ve milliyetçi hareketler tarafından farklı biçimlerde yorumlandı.
 
Aralık 1941’de Japonya, Britanya’ya bağlı Britanya Malay Yarımadası’na, Pearl Harbor’daki Amerikan deniz üssüne ve Hong Kong’a peşi sıra saldırılarda bulundu. Bunların sonucu olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesini Churchill, Britanya’nın zaferinin artık kaçınılmaz olduğu ve imparatorluğun geleceğinin güvence altına alındığı şeklinde yorumladı. Ancak Britanya’nın Japonya’ya karşı gerçekleştirilen muharebelerde teslim olması, emperyal bir güç olarak itibarını zedeledi. Bunlardan en zarar verici olanı, Singapur’un kaybedilmesiydi. Britanya’nın tüm imparatorluğu koruyamayacağının fark edilmesi, Japon tehdidi altında olan Avustralya ve Yeni Zelanda’yı Amerika Birleşik Devletleri’yle yakınlaştırmaya zorladı. Bu yakınlaşma savaştan sonra, 1951’de imzalanan ANZUS Paktı’yla sonuçlandı.
 
 
II. Dünya Savaşı Britanya Propaganda Afişi
 
DEKOLONİZASYON VE GERİLEME (1945-1997)
Britanya ve imparatorluk, II. Dünya Savaşı’ndan galip çıksa da savaşın verdiği zararlar hem Britanya’da hem de imparatorluğa bağlı diğer bölgelerde büyüktü. Avrupa’nın büyük bölümü harabeye dönmüştü ve küresel gücün kaymış olduğu Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin ordularına ev sahipliği yapmaktaydı. Britanya, 1946 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı 3,5 milyar dolarlık borç ile iflas etmekten kurtuldu. Bu borcun geri ödenmesi 2006 yılında tamamlandı. Aynı dönemde Avrupa ülkelerinin kolonilerinde sömürgecilik karşıtlığı yükselişe geçti. Durum, Soğuk Savaş sırasında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği’nin gittikçe artan rekabeti ile daha da zorlaştı. Prensipte her iki ülke de Avrupa ülkelerinin sömürgeciliğine karşı olsa da pratikte Amerika Birleşik Devletleri’nin antikomünizmi antiemperyalizmine baskın çıktı ve böylece komünistlerin genişlemesini kontrol altında tuttuğu bölgelerde imparatorluğun devamlılığını desteklemeye başladı. “Değişim rüzgârı” Britanya İmparatorluğu’nun sona ereceği anlamına geliyordu. Britanya, komünist olmayan, istikrarlı hükûmetler oluşturulduğu sürece kolonilerinden barışçıl biçimde geri çekilmeye yönelik bir politika uygulamaya başladı. Bu, imparatorluklarını korumak için maliyetli fakat başarısız savaşlara giren Fransa ve Portekiz gibi diğer Avrupa ülkelerinin politikalarının tersiydi. 1945 ile 1965 yılları arasında Birleşik Krallık dışında Britanya yönetimi altında bulunan nüfus, 700 milyondan beş milyona düştü ki bu nüfusun üç milyonu Hong Kong’da bulunmaktaydı.
 
İLK GERİ ÇEKİLME SÜRECİ
1945 Birleşik Krallık genel seçimlerinden Clement Attlee başkanlığındaki dekolonizasyon yanlısı İşçi Partisi galip çıktı ve Hindistan’ın bağımsızlığı sorununu halletmek üzere faaliyetlere başladı. Hindistan’daki iki bağımsızlık hareketi olan Hindistan Ulusal Kongresi ve Müslüman Birliği on yıllardır bağımsızlık için kampanya yürütse de bağımsızlığın nasıl uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılıkları vardı. Hindistan Ulusal Kongresi birleşik ve laik bir Hindistan devletini savunurken Hindu çoğunluğun egemenliğinden korkan Müslüman Birliği, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgeler için ayrı bir İslam devleti talep etmekteydi. Halk arasında gittikçe artan sivil itaatsizlikler ve 1946 yılında Hindistan Kraliyet Donanması’nda çıkan isyan, Attlee’nin 30 Haziran 1948’den önce bağımsızlık sözü vermesine yol açtı. İç savaş olasılığıyla birlikte durumun aciliyeti ortaya çıkınca yeni atanan (ve son) genel vali Louis Mountbatten, bu tarihi 15 Ağustos 1947’ye çekti. Hindistan’ın Hindu ve Müslüman bölgelerine bölünmesi için Britanya tarafından çizilen sınırlar milyonlarca kişilik azınlıkları yeni oluşturulan Hindistan ve Pakistan devletleri sınırları içerisinde bıraktı. Bunu müteakiben milyonlarca Müslüman Hindistan’dan Pakistan’a, Hindularsa Pakistan’dan Hindistan’a geçti ve iki toplum arasındaki çatışmalar binlerce kişinin ölümüne neden oldu. 1948’de, önce Birmanya; sonrasında Seylan, dominyon olarak bağımsızlığını kazandı. Hindistan, Pakistan ve Seylan İngiliz Milletler Topluluğunun üyeleri oldu; ama Burma katılmamayı tercih etti.
 
Arapların çoğunlukta, Yahudilerin azınlıkta olduğu Filistin Mandası da Hindistan’la benzer bir sorun oluşturuyordu. Holokost sonrasında Filistin’e daha fazla Yahudi yerleşmek istedi; ancak Britanya yönetimi bu göçü kısıtlamaya çalışıp gelen göçmenleri Kıbrıs’taki toplama kamplarına gönderdi. Britanya’nın amacı Filistin’deki stratejik askerî varlığı korumak olsa da Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen Yahudi yerleşimi yanlısı baskı, Yahudi milislerin saldırıları ve askerî güç barındırmanın artan maliyetinden ötürü Britanya, 1947 yılında, ertesi yıl bölgeden çekileceğini ve sorunu çözmesi üzere bölgeyi Birleşmiş Milletlere bırakacağını açıkladı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin’de bir Yahudi ve bir Arap devleti kurulmasını öneren bir paylaşım planını oylayarak kabul etti.
 
1.Dünya Savaşı’nda Japonya’nın mağlup edilmesinin ardından Malay Yarımadası’ndaki Japonlara karşı kurulmuş olan direniş hareketleri, mücadelelerini koloniyi önemli bir kauçuk ve kalay kaynağı olarak görerek geri almak isteyen Britanya’ya kaydırdı. Gerillaların büyük bölümünün Çinli-Malay komünistler olması ve isyanın bastırılmasıyla birlikte, bağımsızlık verileceğinin anlaşılması üzerine Müslüman çoğunluk isyanın bastırılmasını desteklemeye başladı. Malay Krizi 1948 yılından 1960 yılına kadar sürse de 1957’de Britanya Malay Federasyonu’na İngiliz Milletler Topluluğu dahilinde bağımsızlık verilmesine hazır olunduğuna karar verdi. 1963 yılında federasyonun on bir eyaleti ile Singapur, Saravak ve Kuzey Borneo; Malezya’yı oluşturmak üzere birleşti. 1965 yılında, Çinli ve Malay topluluklar arasındaki gerginlikler sonucunda Çinlilerin ağırlıkta olduğu Singapur birlikten atıldı. 1888 yılından beridir Britanya’nın himayesinde olan Bruneiise birliğe girmeyi kabul etmedi ve 1984 yılındaki bağımsızlığına kadar statüsünü korudu.
 
SÜVEYŞ KRİZİ VE SONRASI
1951 yılında Muhafazakar Parti, Winston Churchill liderliğinde iktidara tekrar geldi. Churchill ve Muhafazakârlar, Britanya’nın küresel bir güç oluşunun imparatorluğun devamına bağlı olduğunu düşünüyordu.] Süveyş Kanalı, Britanya’nın Orta Doğu’daki pozisyonunu korumasını sağlayan bir üs konumundaydı. Dünyadaki en büyük askeri üslerden biri olan kanal bölgesinden Orta Doğu’daki tüm birliklerin ikmali yürütülmekteydi; yönetim çevrelerinde “imparatorluğun giriş kapısı” olarak adlandırılan üssün elde tutulması Britanya hükûmetlerinin öncelikli dış politika hedefleri arasındaydı. Mısır’da milliyetçi Cemal Abdünnasır’ın 1952’deki devrimle iktidara gelmesiyle artan baskı nedeniyle Britanya, 1954’te birliklerini Süveyş Kanalı bölgesinden çekti; ancak kanala yönelik ciddi bir tehdit durumunda asker çıkarma hakkını korudu. Sudan parlamentosunda 1955 yılında İngiliz Milletler Topluluğu dışında bir cumhuriyet kurulması kararı alındı; bunun üzerine self determinasyon hakkının verilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Sudan, Ocak 1956’da bağımsızlığını kazandı.
 
Temmuz 1956’da Abdünnasır, tek taraflı olarak Süveyş Kanalı’nı millîleştirdi. Churchill’den sonra başbakanlık koltuğuna oturan Anthony Eden’ın buna tepkisi, Fransa ile gizlice iş birliği yapıp İsrail’in Mısır’a saldırmasını sağlamak, böylece kanalın kontrolünü yeniden ele geçirmek için askerî bir müdahaleye bahane yaratmak oldu. Eden’ın bu kararı alırken Amerika Birleşik Devletleri’ne danışmaması üzerine Başkan Dwight D. Eisenhower, Britanya işgaline destek vermeyi kabul etmedi. Eisenhower’ın endişe ettiği bir diğer konuysa, Mısır’ın yanında yer alarak askerî müdahaleyle tehdit eden Sovyetler Birliği’yle daha büyük bir savaşa yol açması tehlikesiydi. Eisenhower, Amerika Birleşik Devletleri’nin İngiliz sterlini rezervlerini satarak Britanya’nın para biriminin çöküşünü başlatmayla tehdit ederek Britanya’ya ekonomik baskı uyguladı. Operasyon askerî açıdan hedefine ulaşsa da Birleşmiş Milletler müdahalesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin baskısı, Britanya’nın güçlerini geri çekmesine yol açtı ve sonrasında da Eden istifa etti.
 
Süveyş Krizi, Britanya’nın Orta Doğu’daki gücünü zayıflatsa da tamamen yok etmedi. Britanya; Umman (1957), Ürdün (1958) ve Kuveyt’e (1961) müdahale ederek güçlerini bölgeye konuşlandırdı. Bu kez müdahaleler, Başbakan Harold Macmillan’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne dış politikada bağlı kalınması politikası doğrultusunda Amerika Birleşik Devletleri’nden izin alınarak gerçekleşebildi. Aden’den 1967’de, Bahreyn’den 1971’de çekilen Britanya, böylece bölgedeki askerî varlığını on yıl daha korumuş oldu.

DEĞİŞİM RÜZGÂRI

Macmillan, Şubat 1960’ta Güney Afrika’daki Cape Town’da, kıtada değişim rüzgârı estiğini belirten bir konuşma yaptı. Macmillan, Fransa’nın Cezayir’de yaptığı gibi bir koloni savaşına girmekten kaçınmak gerektiğini düşünüyordu ve kendisinin başbakanlığı döneminde dekolonizasyon süreci hızlandı. 1950’lerde üç koloniye bağımsızlık verilirken (Sudan, Altın Sahili ve Malay) bu sayı 1960’larda neredeyse on katına çıktı.

Kendini yöneten koloni pozisyonundaki Güney Rodezya dışında Britanya’nın Afrika’daki kalan tüm kolonilerine 1968 yılına kadar bağımsızlık verildi. Britanya’nın kıtanın güney ve doğu bölgelerinden çekilmesi, barışçıl bir şekilde gerçekleşmedi. Kenya’nın bağımsızlığı sekiz yıllık Mau Mau İsyanı’nın ardından gerçekleşti. Rodezya’da beyaz Avrupalı yerleşimciler ile yerliler arasında yaşanan gerginlikler Başbakan Ian Smith’in 1965 yılında Rodezya’nın tek taraflı bağımsızlığını ilan etmesine yol açtı. Ülkedeki siyahlarla beyazlar, 1979’daki Lancaster House Anlaşması’na kadar iç savaş hâlinde kaldı. Bu anlaşma kapsamında Britanya’nın denetimi altında seçimler gerçekleştirilene kadar koloni yönetimi geri getirildi. Seçimler ertesi yıl yapıldı ve bağımsızlığını kazanan Zimbabve devletinin başbakanlığına Robert Mugabe seçildi.

1954’te Mısır’dan çekilen Britanya yönetimi, Kıbrıs’ı Akdeniz’deki yeni kalıcı üs olarak görmekteydi, adaya bulunduğu durumdan dolayı asla tam bağımsızlık verilemeyeceği görüşü mevcuttu. Adadaki Kıbrıs Rumlarındaysa Yunanistan’la birleşme isteği hakimdi; EOKA örgütü tarafından yürütülen gerilla savaşına şiddetle karşılık verilmesine karşın baskıcı yöntemler işe yaramadı, 1957 yılında bağımsız müzakereleri başladı. 1959’da bağımsızlığı üzerine anlaşılan Kıbrıs’ta 1960 yılında cumhuriyet kuruldu; fakat Birleşik Krallık adadaki Ağrotur ve Dikelya askerî üslerindeki egemenliğini sürdürdü. Malta ve Gozo adaları için 1955 yılında Britanya’yla bütünleşme önerisi yapılsa da 1964 yılında barışçıl yollarla Malta adı altında bağımsızlıkları verildi.

Britanya’nın Karayipler’deki topraklarından Barbados, Jamaika, Rüzgâraltı Adaları, Rüzgârüstü Adaları ile Trinidad ve Tobago; 1958 yılında bölgedeki Britanya kolonilerini tek bir yönetim altında toplamama amacıyla kurulmuş olan Batı Hint Adaları Federasyonu’nun bir parçası hâline geldi. Federasyonun en büyük üyeleri Jamaika ile Trinidad ve Tobago’nun 1961 ve 1962 yıllarında federasyondan ayrılarak bağımsızlık kazanmaları sonrasında federasyon çöktü. Barbados 1966 yılında bağımsız olurken onu 1970 ve 80’lerde doğu Karayip adalarının geri kalanı takip etti. Anguilla ile Turks ve Caicos Adaları bağımsız olma girişimlerine başlasa da Britanya yönetiminde kalmayı tercih etti. Britanya Virjin Adaları, Cayman Adaları ve Montserrat da Britanya ile olan bağlarını korumayı seçti. Guyana, bağımsızlığını 1966 yılında kazandı. Britanya’nın Amerika anakarasında kalan son kolonisi olan Britanya Hondurası 1964 yılında kendi kendini yöneten koloni statüsünü elde ederken 1973’te Belize olarak yeniden adlandırıldı ve 1981’de tam bağımsızlığını kazandı. Guatemala’nın Belize üzerinde hak iddia etmesinden kaynaklanan sorunu ise çözümsüz bırakıldı.

Britanya’nın Büyük Okyanus’taki toprakları ise bağımsızlıklarını 1970’te Fiji’nin bağımsızlığıyla başlayıp 1980’de Vanuatu’nun bağımsızlığıyla sonuçlanan süreçte elde etti. Fransa’yla bir kondominyum olarak ortak yönetilen Vanuatu’nun bağımsızlığı, İngilizce ve Fransızca konuşan topluluklar arasındaki siyasi çatışma yüzünden gecikmeli olarak gerçekleşmişti. Fiji, Tuvalu, Solomon Adaları ve Papua Yeni Gine “Commonwealth realm” olmayı tercih etti.

İMPARATORLUĞUN SONU

1981 Britanya Milleti Kanunu’nun kabulüyle birlikte kalan koloniler, “Britanya’ya Bağlı Topraklar” (2002’de yapılan değişiklikle “Britanya Denizaşırı Toprakları”) olarak yeniden sınıflandırıldı. 1982 yılında Britanya’nın kalan denizaşırı topraklarını savunma kabiliyeti Arjantin’in İspanyol İmparatorluğu döneminden beridir üzerinde hak iddia ettiği Falkland Adaları’nı işgal etmesiyle sınandı. Britanya’nın Falkland Savaşı sırasında adaları geri alma konusundaki başarısı çok sayıda araştırmacı tarafından Birleşik Krallığı’n bir dünya gücü olarak düşen itibarının tersine çevrilmesine katkıda bulunan bir faktör olarak görülmektedir. Aynı yıl içerisinde Kanada hükûmeti Britanya’yla olan son yasal bağı olan anayasasını Birleşik Krallık’ tan bağımsız hâle getirerek kopardı. Birleşik Krallık parlamentosu tarafından kabul edilen 1982 Kanada Yasası Kanada anayasasında yapılan değişiklikler için Britanya’nın onayının alınması zorunluluğunu kaldırdı. Benzer yasalar 1986 yılında Avustralya ve Yeni Zelanda için de kabul edildi.

Eylül 1982’de Başbakan Margaret Thatcher, Çin yönetimiyle Britanya’nın kalan en önemli ve en kalabalık denizaşırı bölgesi olan Hong Kong’un geleceğini tartışmak için Pekin’e gitti. 1842 Nanking Antlaşması gereğince Hong Kong Adası “ebediyen” Britanya’ya verilmişti; ama koloninin büyük çoğunluğunu 1898 yılında 99 yıllığına (1997’ye kadar) kiralanan Yeni Bölgeler’den oluşmaktaydı. Falkland Adaları’yla benzerlikler gören Thatcher ilk başlarda Hong Kong’u elde tutmak istedi ve Çin egemenliği altında Britanya yönetiminin devam etmesini önerdi; ama bu öneri Çin tarafından reddedildi. 1984 yılında anlaşma sağlandı, Çin-Britanya Ortak Bildirisi gereğince Hong Kong en az elli yıl boyunca Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir özel idari bölgesi olacaktı. 1997 yılındaki devir teslim, Galler Prensi Charles da dahil olmak üzere büyük bir kesim tarafından imparatorluğun sonu kabul edildi.

Kaynak: BİLGİPEDİA
http://www.bilgipedia.org/category/avrupa-tarihi/
 
 

Bu haber 229 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum