AY YÜZLÜ GÜZEL KONÇUY / Necdet EKİCİ

Eğitimci - edebiyatçı - yazar Necdet EKİCİ'nin hikayesi...

AY YÜZLÜ GÜZEL KONÇUY / Necdet EKİCİ
15 Mayıs 2020 - 04:41 - Güncelleme: 15 Mayıs 2020 - 04:46

AY YÜZLÜ GÜZEL KONÇUY

Kuğulu Park, en çok uğradığımız yerlerden biriydi.
Salkımsöğüt gölgelerinin döküldüğü havuz başındaki o beyaz banka iki sevgili gibi yan yana oturmuştuk. Orası bizimdi. Kuğuların muhteşem dansını birlikte seyreder, en güzel kahkahalarımızı orada atardık.
Ama bu gün öyle olmadı. Neden bilmiyorum, Ayzere’nin üzerinde bir durgunluk vardı. Konuşmuyordu veya ikimiz de suskunduk… İstiyordum ki bu kasvetli hava bir an önce dağılsın.
Yerimden kalktım. Az ötede ıslak leğen içinde çiçek satan çiçekçi kadından bir çift lale satın aldım. Kırmızı beyaz onun en çok sevdiği renklerdi. Bilmiyorum verdiğim bu kaçıncı laleydi? Hayret! İlk defa gözlerine yıldızlar yağmadı. O meşhur çığlığını atmadı. Gülmedi, gülümsemedi. Her zaman yaptığı gibi sarılıp yanaklarıma kuş tüyü öpücükler bırakmadı. Kendi söylemese de bir şeylerin olduğu belliydi.
Nihayet o sancılı sessizliği kendi bozdu:
-Ersagun… dedi. Sana bir şey söylemek istiyorum ama üzülmek yok.
Sanki ağzımdaki lokmadan dişime ‘çat!’ diye bir taş değdi.
Demek deminden beri suskunluğu boşa değilmiş, durgunluğu tesadüf değilmiş. Ve bu sükûnetin özünde ben varmışım da haberim yok.
Gözlerime baktı bir garip.
-Biliyorsun, dedi, sen en iyi arkadaşımsın.
Yutkundu, gerisini söyleyemedi.
Anladım tabii. Hayatında kesin biri vardı. Muhtemelen “Bundan böyle bana lale getirme! Benim özlediğim biri var. Yanlış anlaşılmak istemiyorum. "Artık görüşmeyelim veya aramıza bir mesafe koyalım.” diyecekti. Diyemedi. Tabii aldığı bu tavrın, bu kararın, beni üzeceğinden korkuyordu. Eh… Bunca yıllık fakülte arkadaşlığımız vardı. Kolay değildi her gün yan yana oturduğu, birlikte yürüdüğü insana bir anda veda cümleleri kurmak… Onu incitmeden, kırmadan, dökmeden araya duvarlar örmek veya kapı önüne koymak…
Belki de onu bu gün farklı kılan, kendine henüz itiraf edemediğim duygularımın farkına varması ve adı konmamış yakınlığımıza bir son vermek istemesiydi.
İçimde bir ikilem, bir deprem, bir kıskançlık… Reddedilen yüreğim. Gittikçe yumaklanan bir çığ…
Baktım, verdiğim bir çift lale yere düşmüş. Sanki yaşadığım depremin özeti gibi. Alıp kitaplarının üzerine koydum. İçimdeki ahenk birden bozuldu. “Affedersin,” dedi, “hiç fark etmedim.”
İki kaşının arasına düşen bir çizgi, kirpikleri üste. Kaldığı yerden devam etti:
-Sen, dostluğa değer veren, beni kıymetli tutan iyi bir arkadaşsın. Tabii sen de benim için öylesin. Birbirimize çok alışmıştık. Bir karar aldım.
İçimde çıvgın vurmuş gül goncası. Yanan ekin tarlaları. Galiba her şey tahmin ettiğim gibiydi.
- Ben yarın ülkeme dönüyorum. Astana’ya uçak biletimi aldım. Bir daha görüşür müyüz bilmiyorum. Ayrılıyoruz…
Dondum. Aslında ne sevineceğimi ne üzüleceğimi bildim. Farklı duyguları aynı anda yaşamak bu olsa gerek. Demek hayatında bir başkası yoktu. Sandığım gibi değildi. Sevinmeli değil miydim? Ama o gidiyordu… Ayrılmaktan dolayı benim üzüleceğimi düşünüyordu. Gözlerim bir bilmece, duygularım bir zemheri çiçeği… Ayaklarımın altından kayan bir dünya… Bu nasıl bir talihsizlikti Allah’ım! Sevinirken kalbin yanıp göyünmesi gibi… Yas ile sevincin yıkışması gibi…
Gözlerim bulut bulut... O güzelim Türkistan çehresine uçsuz bucaksız Sarı Özek bozkırlarına bakar gibi baktım.
-Öyle bakma ne olur!
-Bir gün böyle olacağını biliyordum. Çekip gideceğini, koca şehirde sensiz yapayalnız kalacağımı biliyordum. Tabii ki üzüldüm. Hem de çok!
- Ne olur, öyle konuşma. Kıyamam sana. Alışırız alışırız herhalde…
- İnsanlar yürekleriyle konuştukları kimselerin yokluğuna kolay alışamazlar. Belki ben de öyle… Alışamayacağım.
Bir tuhaf baktı bana. Anlamlı, garip… Sanki yüreğimi farkına varmadan ihbar etmiştim. Ne düşündü bilmiyorum. Elini usulca elimin üstüne koydu. Gözlerini gözlerime bıraktı. Yüreğim bir büyük Türkistan… Duygularım, buz üstünde gülümseyen kardelen…
-Konçuy, dedim.
-Anlıyorum seni, dedi.
-Neyi anlıyorsun?
-Üzülme, dedi. Bak kötü oldun. Şimdi beni de ağlatacaksın. Zaten sulu gözlünün tekiyim ben! Her şey değişiyor; zaman, insan, fikir… Ben de yüreğimle konuşuyorum ki, sana olan dostluk duygularım, sevgim hiç değişmeyecek. Biz iki iyi arkadaştık ve hep öyle kalacağız.

Ruhumda bir kılıç yarası… Yüreğimin sesi içimin zifiri derinliklerinde bir Yusuf rüyası… Aramıza düşen kalın bir duvar: “Sen en iyi arkadaşımsın ve hep arkadaşım olarak kalacaksın!” Hayır, en iyi arkadaşın olmak istemiyorum! Ne söyleyebilirdim? Sonucu belli olan cümleleri nasıl kurardım! Buz tutmuş nilüferler benim içimde! Kara kışa gül üfleyen Mecnun benim!
-Yarın hava limanına geleceğim. Seni Kazakistan’a ben uğurlamak istiyorum.
-Hayır, gelme! Vedaları sevmiyorum.
Ne kadar ısrar ettiysem de “gelme” dedi.
***
Her şey daha dün gibiydi.
O sabah sınıfa ceylan kadar ürkek bir kız girmişti. Heyecandan yaprak gibi titriyordu. Örülmüş uzun belikleri, iri siyah gözleri ve Türkistan çehresiyle sanki bir Kazak masalından çıkıp dünyamıza gönderilmişti. Ayzere demişti adım. Türkçenin farklı bir şivesiyle konuşuyordu. O kırk dökük Kazak Türkçemle ona ilk elini uzatan da ben olmuştum:
-Selâm!
-Salem!
-Türkiye’ye goş geldiniz. Kalaysiniz?
- Jaksımın, öziniz?
-Men de jaksımın. Sizin atınız kim?
-Menim atım Ayzere.
-Menim atım Ersagun.
-Tanısganımıza kuanıştımın.
-Men de tanışganımıza kuanıştımın.

Hafiften gülümsemişti. Galiba cümleleri iyi kuramamıştım. Bir de üstüne üstlük “Türk Lehçeleri” bölümünde okuyan bendim.
***
Bir gün ona Konçuy diye seslendim: “Ay yüzlü güzel Konçuy…” Şaşırdı. “Konçuy ne?” dedi. “Bir masal kahramanı, prenses!”
Nasıl da sevinmişti. Bendeki adı hep öyle kaldı: Ay yüzlü güzel Konçuy…
Şimdi o, ülkem dediği Kazakistan’a dönüyordu. “Bir daha görüşür müyüz, bilmiyorum.” diyordu.
***
- Sana küçük bir armağanım var. dedi.
Şaşırdım:
- Mahcup ediyorsun beni. Ne armağanı?
-Biliyorsun laleleri ikimiz de çok seviyoruz. Azerbaycan’da ve Türkiye’de çok sevilen bir mahnı var: Laleler Laleler… Hikâyesini Türk Ocağı’nda bir ağabeyden dinlemiştim. Çok etkilendim. İşgale uğrayan Azerbaycan’a yardıma giden Kafkas İslam Ordusuna duyulan sevinci anlatıyor. Türküde “Ne vakittir Bakü’nün gözü yoldadır. Bize bir konuk geler, laleler laleler!” diyor. Nuri Paşalar, Enver Paşalar Türk’ün büyük kahramanları...Bu şiiri el yazımla yazdım. Eğer kabul buyurursan bu güzel şiiri sana armağan etmek istiyorum. Aramızda bir gönül köprüsü, ortak mahnımız olsun. Arkadaşlığımızı bu türküyle hatırlayalım.
Şiirin yazılı olduğu kâğıdı bana uzattı. Elim sol göğsümde
O an nereden aklıma geldi bilmiyorum. Mahsustan sordum:
-Ama sen Kazak’sın, Azerbaycanlı Türklerin derdini dert bilmek, üzüntüsüne ortak olmak niye?
- Aaa! Şaşılacak ne var bunda! Ulu aksakalımız Nur Sultan Nazarbayev der ki: ‘Biz ulu bir çınarın dallarıyız!’
Ani bir hareketle ceketimin iki yakasından sımsıkı kavradı. Kendine çekti.
-Hadi, dedi birlikte söyleyelim…
Herkes, iki kişilik bu muhteşem koroyu dinliyordu:

Yazın evvelinde Gence Çölü’nde
Çıhıblar yene de dize laleler
Yağışdan ıslanan yaprağlarını
Seribler dereye düze laleler.

Laleler laleler laleler laleler…

Hayalımdan neler gelib ne geçer,
Yaz geler ellere durnalar göçer
Bulaglar simaver, ağ daşlar şeker,
Benzeyir çemende köze laleler…

Laleler laleler laleler laleler…

Koro gittikçe çoğaldı. Bir alkış tufanı koptu. Ağlıyordum.
Neden ağladığımı bilmiyordum, ağlıyordum işte. Baktım onun da
yanakları ıslak... Nasıl olsa bizim şarkımız değil miydi?

Son defa sarıldı.
-Dur, dedim. “Benim de sana bir armağanım var.
Şaşırdı. Uzun süredir cebimde yazılı olarak taşıdığım, vermek isteyip de bir türlü cesaret edemediğim mavi zarfı kendine uzattım ve ekledim:
-Burada açmayacaksın. Uçakta açmanı istiyorum.
-Tamam, dedi. Söz! Uçakta açacağım.
Kayıp gitti elleri avuçlarımdan. Bakışları kalbimin gülümseyen yüzüydü, bende kaldı. Bir de kulaklarımda hep o şarkı: “Laleler laleler…”
***
İsyan halindeyim.
Ey, ay yüzlü güzel Konçuy!
Artık Kuğulu Park’a gitmeyeceğim!
Her zaman oturduğumuz salkım söğütlerin gölgesine oturmayacağım!
Laleler mahnısını söylemeyeceğim.
Çiçekçi kadının yüzüne bakmayacağım.
Dalgalı denizler gibiyim.
Meğer yüreğimin al baharlı mavi dağları senmişsin.
Her şey seninle güzelmiş.
***
Konçuy, hava limanına erken geldi. Sabredemedi. Daha uçağa binmeden bekleme salonundayken açtı mavi zarfı. Nihal Atsız’dan bir şiir:
“ AY YÜZLÜ GÜZEL KONÇUY

Mestim bugün aşkınla,
Ay yüzlü güzel Konçuy.
Gönlümde esip çınla,
Ay yüzlü güzel Konçuy.

Şevkinle serap ettin, aşkınla harap ettin,
Payında türap ettin, ay yüzlü güzel Konçuy.

Sensiz yaşamak boştur, birlikte ölüm hoştur,
Coştum, daha çok coştur, ay yüzlü güzel Konçuy!

Sevginle geçip serden, bildim yaralar nerden,
Eyvah kara gözlerden,
Ay yüzlü güzel Konçuy.

Zulmetteki mahımsın, gönlümdeki ahımsın,
Önümde günahımsın, ay yüzlü güzel Konçuy.

Leble sücü bir tas ver, hem neşe hem yas ver,
Hançer mi o kirpikler, ay yüzlü güzel Konçuy.

Almış beni albızlar, gönlümde yaran sızlar,
Kurban sana Atsızlar, ay yüzlü güzel Konçuy.
Nihal ATSIZ

Ve itiraf edilmemiş cümleler:
“Ey ay yüzlü güzel Konçuy’um!
Bu kadar zor muydu beni anlamak ve yüreğini yüreğimin yanına koymak… Gönlümde cemre, içimde Çolpan, gökyüzünde turna olmak… Sahi zor muydu beni anlamak ve benimle yüreğinle konuşmak… Ne çok isterdim, dilinde türkü, gözlerinde gurbet, yüreğinde umut olmayı…
Ersagun”
Konçuy’un bir çizgi düştü iki kaşının arasına. Kalbi bütün şiddetiyle çarpıyordu. Saatine baktı. Uçağın kalkmasına iki saat vardı. Bagaj kontrol ve bilet check-in işlemlerini henüz yaptırmamıştı. Telefonunu açtı. Bilet aldığı firmanın çağrı merkezini aradı. Gerekli bilgileri verdikten sonra,
-Biletimi iptal edin, dedi. (…) Hayır, erteleme değil.(…) İptal edin. Ebediyen! Sonsuza kadar…
Çantası elinde, az önce geçtiği “Güvenlik Çıkış Kapısı”na doğru yürüdü.
Kapıda kendini biri bekliyordu.

Necdet EKİCİ


Bu haber 528 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum