AŞK-I MEMNU - Necdet EKİCİ

AŞK-I MEMNU - Necdet EKİCİ
03 Ağustos 2020 - 21:49

AŞK-I MEMNU
Hikâye: Necdet EKİCİ
Resim:Aibek Ishenbekov

O, hep gül mevsimini özledi. Yüreğinde sakladığı Peri Masalı’nın renkleriyle baktı şafağa. Gül goncaya, ay hilale durmuştu. Telli turnalar geçti gözlerinin önünden. Hasret mahnıları söyledi gökyüzüne. Bir ağaç tepeden tırnağa çiçeğe durdu. Aşkı tanımladı: “Gül sancısı” dedi. Bir damla tebessüm düştü dudaklarına, sonra Asya gözlerine... Yüreği bir bahar ülkesiydi.

Çok geçmeden çehresine vuran gül şavkı, gözlerine düşen ince ay müjdesi, perde perde soldu. Bir bir uçup gitti içinin şarkıları. Ağrı Dağı gelip oturdu sol yanına. Derin bir iç geçirdi. “Ah benim söz dinlemez, uslanmaz, akılsız yüreğim! dedi. “Gül vakitsiz açılır mı? Aşka hudut çizilir mi? Olmaz zamanlarda sefere çıkılır mı?” Canı hiç bu kadar acımamıştı. Sırrı içinin zifiri derinliklerinde kaldı. Hüznünü göz bebeklerinin arkasına sakladı.
Alevden bir tufandı yüreği.
Korktu, ürperdi.
***
Önce sahte gülücükler sığdırdı yüzüne.
“Atlatırım.” dedi. Umursamaz yanımda büyüttüğüm gamsız bir dert! Ne olacak? Basit bir gönül yarası…”
Sıradanlaştırmak, gönül kafesinden kurtuluşa, esaretten özgürlüğe giden yol olabilir miydi?
Gönlüne söz geçiremedi.Hafakanlar bastı içini. "Galiba bu defa kötü tutuldum."dedi.
Nihayet çamur dünya ile başının derde girdiğini anladı.
Tutkuluydu Ferhat’a. Onsuz hayat kör, sağır, dilsiz yaşamaktı. “Ne zaman duysam sesini, erir ruhum. Yolunda divane eskilerden kalmış Leyla aşkı… Dağlarda yârini bekleyen Şirin oluveririm.”
Aşk ateşten bir gömlekti.
Çünkü durdukları yer duvarın öte yanı veya kutsalın yasak bahçesiydi.
***
Bir gün yıldızların karanlığa serpildiği hilal ebrulu bir gecede buluştular.
Hüzünlü bir gurbetti içlerinde savrulan ateş. Ferhat, Şirin’in Elini tam kalbinin üzerine koydu:
- Aha şuramda, dedi, Firavunlar kışını yaşıyorum. Her gün seni kalbimde, aklımda, içimde taşıyıp da sana ulaşamamak bir Cehennem azabı...
Şirin, bulutlu gözlerle baktı Ferhat’a. Yüreğini Samanyolu’na iz düştü:
-Ben farklı mıyım senden! Vuslatı yok bu sevdanın. Mahrem ile günah arasında bir aşk-ı -Memnu"yu yaşıyoruz.
Ferhat, gözleri kapalı dinledi İstanbul’u.
Issız bir şehir gibiydi ruhu... Umut, Kafdağı kadar uzaktı. Duvarın öte yanı Cehennem'di.
-Yasak aşklar hep böyle mi olur?dedi. Kara kışa gül üflemek gibi...
Gönül öyküsü kadere isyan, feleğe kahır da olsa Şirin, Pür melâlini, Ferhat’ın yeşil gözlerine bıraktı:
-Sana değil isyanım, beni böyle boynu bükük koyan kaderime! Belki de önemli olan zaman okyanusuna rağmen feda edilmiş yüreklerde yaşamak...
Fehat, Şirin’e ilk defa hüznün yedi rengiyle baktı.
***
Kendilerinden başka kimsenin bilmediği bu hüzünlü öyküyü, bu büyük sırrı hiç kimseyle paylaşmadılar. Söyleseler dağlar yürür, anlatsalar yıldızlar kayardı.
Bir ihtilâl olurdu!
Şirin, nice Ferhatlı zamanları, esaretin prangalarında soludu.
Bir kınalı türkü de olsa yüreği, umut, kırılan turna kanadında acı bir düştü.
***
Şirin, ayın buluta yürüdüğü, yıldızların karanlığın saçlarına sığındığı bir demde, “Daha fazla taşıyamam!” dediği o hüzünlü öyküyü, o büyük sırrı, gecenin kalbine ifşa etti.
Ay, yörüngesinden çıktı, yıldızlar yere indi. Bu sırrın tek şâhidi gökyüzünde asılı kalan Zühre yıldızı oldu.
-Allah’ım! dedi. Bu nasıl bir ceza bize? Yüreklerimizle imtihan olmak… Aklı ile gönlü arasında en büyük çaresizliği yaşamak... Hani aşk bir güneşe benzerdi? Aşkı olmayan gönül, misali taşa benzerdi? Bizimki aşk değil mi?
Asıl sorun da buydu: Sevda çıkmazında gül mevsimini özlemek ya da gönül kafesinde esareti solumak…
Mahrem ve günah, korku ve ümit, arasında gitti geldi.
Ferhat, Şirin’in dudaklarında bir martı çığlığı olarak kaldı.
***
Zehirli elmalarla yüklü yasak bir bahçede Adem ile Havva gibiydiler.
***
Zordu severken farklı hayatları sürdürmek.
Sonra birbirlerinin yüreklerine sığınmak…
Ve bir Aşk-ı Memnu’yu birlikte yaşamak…

Her akşam evde bekleyenleri vardı: Eşleri, çocukları...Masum,günahsız..
Aynalar vardı odalarda, çok boyutlu aynalar...Günlerce bakamadılar o dev aynalara...Baktıklarında ise tanıyamadılar kendilerini.

“İyi günde, kötü günde” diye başlayan antlar…
Yarı yolda bırakmamaya dair verilen sözler…
Hepsi yalan mıydı bunların?
Her gün kurulan bir dünya vardı, umutsuz, yorgun…
Her gün yıkılan bir dünya oldu, ikilemli, hırçın…
Vuslatı olmayan aşklar ateş deniziydi!
Samanyolu, bir ateş denizi…
Hayat bir ateş denizi!
Aşk, bir kurşun gibi ağırdı.
Peri ve kelebek, isyan ve tevekkül, tutku ve esâret, sevgi ve nefret, aşk ve ihânet, vicdan ve merhamet, korku ve azap...
Artık aşk, Ağrı Dağı’nın gazabı; hayat, yıldızları söndüren dizginsiz deli bir rüzgârdı!
***
Bir gece Şirin öfkeyle haykırdı: Bakamıyorum çocuklarımın,eşimin yüzüne.Güneşi yüreğimde çoktan yitirmişim de haberim yok.
“Unutacağım Ferhat’ı! Bitireceğim içimdeki her şeyi! Bu azaptan, bu gönül yarasından kurtulacağım! Taşıyamıyorum, dayanamıyorum artık. Bundan böyle içimde taşıdığım sevda, bir “Yusuf Rüyası” olmayacak.
Sileceğim yüreğimin hafızasını!
Sahi yapabilir miyim?
Unutabilir miyim Ferhat’ı?”
Unutmak, bir Sırat Köprüsü; kurtulmak, soğudukça acı veren bir kurşun yarası...
Kolay mıydı yüreğiyle yol ayrımına girmek…
Aslı’nın Kerem için yapmadığını yapmak;
Züleyha’nın Yusuf için söylemediğini söylemek…
Karanlığa, bulut yüklü gözlerle baktı: Ufkunda, akşam kızılında uçan bir çift telli turna yoktu. Gözlerinde doğan, saçlarında sönen yıldızlar yoktu!
“Başaracağım!” dedi. “Acısa da ruhum başaracağım.
Unutacağım Ferhat’ı!”
Öfkeli ve hırçındı.
Kendine dünyayı sevdiren de, dünyadan nefret ettiren de aynı adamdı. Ateşten cümleler kuracaktı: “İçimdeki maralı vurmaya geldim!”
***
Şirin yıkık bir çehreyle girdi içeri. Gergindi. Sarılmadı, öpmedi. Özel sözcükler kurmadı Ferhat’a. Hatta elini dahi vermedi. Kuru bir Günaydın döküldü dudaklarından hepsi o kadar. Geçti, oturdu masanın öbür ucuna. Ferhat bu meçhul tavrı sezdi:
-Bir şey mi oldu?
Şirin, yutkundu söyleyemedi. Bir çırpıda da söylenmezdi ki…
-Yok bir şey… dedi.
Ferhat’ın az sonra kopacak çığdan, esecek fırtınadan, yağacak doludan, yüreğine düşecek yıldırımdan haberi yoktu. Yerinden kalktı. Şirin’in ellerini avuçlarına aldı. Dudaklarına götürüp öptü.
Ferhat’ın bakışları, semada hikmet burcu, Şirin’in gözleri, bulut ebrusu nakıştı. Şirin, Ferhat’ın çiçekli ikliminde bir an kendini unuttu. Başını usulca Ferhat’ın omzuna bıraktı. Güneş rengi saçları, kalbinin üzerine dağıldı. Kulaklarına vuran ses, bir Yusuf rüyası idi. Şirin, o rüyadan hiç uyanmak istemedi. “İnanamıyorum.” dedi içinden. “Onu yüreğimden söküp atmak için gelmemiş miydim buralara? Ben bu kadar zayıf mıyım?”
Şirin başını Ferhat’ın omzundan aldı. Gözlerine baktı.
Yutkundu, yine söyleyemedi.
Hesapta olmayan bir yürek tutulmasıydı bu. Gözleri sümbül, elleri reyhan oldu. “Şart mıydı beni böyle, böyle sevmen!” diyemedi.
Şaşkındı!
Aşk, Ferhat’ın gözlerinde kanayan bir karanfil; Şirin’in kanatlarında bir ‘nakş-ı gül’dü.
Kolay değildi veda etmek.
Kolay değildi bir çırpıda bu sevdayı silip atmak!
Vedalar sessiz çığlıklardı, vedalar sessiz gözyaşlarıydı.
Ferhat, Şirin’in gözlerindeki mecazı okuyamadı. Suya düşen aksini göremedi. Hep düşlerini anlattı.
Şirin, söylemedi hiçbir şey. Söyleyemedi. Ferhat’a son defa baktı. Alevden bir masal oldu içindeki gelincik. Zordu vedâ cümleleri kurmak… Bu defa onun gözlerinden öptü. Ayrılık demekti gözlerden öpmek. Ferhat anlamadı. Gurup vaktini göremedi. Şirin, gözlerini Ferhat’ın gözlerine bıraktı. Aslında Ferhat’a bıraktığı gözleri değil, yüreği idi. “Yüreğimi sana bıraktım.” diyemedi. Hiçbir şey diyemedi.

Sessizce ayrıldı, uçtu, gitti. Ferhat şaşırdı. Arkasından çağıran sesi, şu içmeye inerken vurulan bir ceylan feryadıydı. Şirin dönmedi. “Dönersem gidemem!” dedi.
Yanağında ateşten jâleler, âh-u zârını gökyüzüne püryan etti:
"Ağlarım, ağlatamam, Hissederim,söyleyemem.
Dili yok kalbimin,
Ondan ne kadar bizarım."
...
“Bu son gelişimdi…
Görmesen de gözlerimde son ağlayışımdı.
Katıp önüme gururumu ilk gidişimdi,
Ama takıp koluma yalnızlığımı son gelişim,
Ve yüreğimi sana bırakışımdı.”
***
Ferhat, nice sonra gerçeği acı bir idrakle soludu.
Artık semalar öksüz; Turnalar yetimdi. Şirin, gözlerinde bir daüs-sıla, yüreğinde bir gurbet olarak kaldı ve içinde hüzünlü bir hazan.

Bu haber 201 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum