ANADOLU MEDENİYETİNİN ZİRVESİ: LİDYA/SARDES

Mustafa Uçar yazdı:ANADOLU MEDENİYETİNİN ZİRVESİ: LİDYA/SARDES

ANADOLU MEDENİYETİNİN ZİRVESİ: LİDYA/SARDES
16 Ekim 2020 - 11:50


ANADOLU MEDENİYETİNİN ZİRVESİ: LİDYA/SARDES
Bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu, şekil olarak kıtalar arası bir köprüyü andırır. Kültür yönünden zenginleşmesinin nedeni de budur. Üzerinden binlerce kavim geçmiş, yüzlerce devlet kurulmuştur. Her bir kültürden kalan tortular Anadolu medeniyetinin doğmasına neden olmuşlardır. Zirve noktası da Lidya Krallığı ve onun başkenti Sardes'dir.
Biz, Lidya kültürünü “İlk parayı icat etmeleri” ve son Kral Croesos’un tüm dünyaca bilinen “Kral Croesos (Karun) kadar zengin” deyiminden tanıyoruz. Oysa Lidya uygarlığı, zenginliğinden kaynaklanan sosyal, kültürel, bilimsel, sanatsal yönlerde Anadolu medeniyetinin zirvesi konumundadır.
Örneğin paranın icat edilmesi ve altın olarak basılması, ekonomi ve ticaretin hareketlenmesine neden olduğu gibi insanlığa finans dünyasını da sunmuştur. Altın, sadece süs eşyası olmaktan çıkmış, paraya dönüşerek ticarette toptancılığa (Takas) yeni rakip perakendeciliği getirmiştir
Paranın icadı domino etkisi yaparak çarşıların, dükkânları ile Pazar yerlerinin doğmasına sebep oldu. Üretim fazlalaşmış, üreticiler, ihracata (Dış satım) yöneldiler. O yıllara kadar deniz yolu ile yapılan dış ticaret karayolunun alternatif olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Köy yolları birleştirilerek Sardes’den, bir ucu Efes ve Bergama’ya diğer ucu günümüzde Kerkük civarındaki Ninova kentine kadar uzanan “ALTIN YOLU” açıldı. Hedef, Firavunlar ülkesi Mısır ve diğer kentlerle ticaret yapmaktı.
Altın yolu refah getirdiği gibi felaketi de getirdi. Bu yolu takip eden Persler, Lidya Krallığına son verdiler ve yolu kendi memleketlerindeki Susa ve Persepolis kentlerine uzattılar, yolun ismini de “Kral Yolu” olarak değiştirdiler.
Altın, “Electrium” denilen % 70 i altın,% 25 i gümüş,%5 bakır olan taş görünümlü bir madenden elde ediliyordu.
İlk paralar henüz saf altın ve gümüş rafine edilmediğinden yeşile yakın renkli alaşımdan oluşuyor ve “Elektron” adını taşıyordu.
Matematikçi, Anadolu insanları Thales ve Pisagor gibi bilim adamları sayesinde ergime ısısını öğrenip Electrum madenini ayrıştırarak saf altın ve gümüş paraları bastılar. Bu paralar Kral Croesos dönemine atfen “Croesuera” adını taşır.
Başta Anemon (Manisa dağ Lalesi), safran, kestane olarak 128 adet bitkiyi “Kutsal Tmolos (Bozdağ)” dağlarında yetiştirerek bu bitkilerin anavatanı yaptılar. Parfüm, krem, pudra gibi ilk süs eşyaları bu bitkilerden elde edildi.
Kralların desteğini alan bilim adamları, sanatkârlar başkent Sardes’e koşuyor, sosyal yaşama katkıda bulunuyorlardı. İÖ 600–545 tarihleri arasında Sardes’li Alcman (Alkman) adında bir ozanın yaşadığı eski Yunan yazarlarınca da belirtilmektedir.
Lidyalı Ozan Alcman Lesbos (Limni) adasının dünyaca tanınan kadın şairi Sappho, birçok şiirinde Sardes’deki yaşamı özenerek anlatır. Ünlü masalcı Ezop bile son Kral Croesos’a elçilik yapmıştır.
Hellen’li yazarlardan öğrendiğimiz bir şiirinde Ozan Alcman şöyle sesleniyor;
“ KAKNEM SES
Bilirim her kuşun
Her türküsünü
Alkman demişler bana.
Ama sözlerim, türkülerim
O kaknem sesli kekliğin
Diline düşmesin mi? “
O dönemde yaşayan Lesbos, Eresos (bu günkü adı ile Midilli) adasında doğmuş, Antik yunan lirik şairi, Afrodit kültü rahibesi, Ekol lideri Sappho, Lidyalı ozan Alcman’ın ardından şu dizeleri yazmış;
ALCMAN
O hiçbir yere ait değildi
Biçimsiz ya da kültürsüz değil
Teselyalı da değil
Terişelyalı bir çoban da.
Ama o, yüksek Sardes’li biri.
Ilk tiyatronun öncülü, doğa ve eğlence tanrısı Dionysos'u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği “dithyramboy” şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyorlardı.
Ne yazık ki antik döneme ait bilgileri Helenlerin yazılı bilgilerinden öğrenen insanlık, hep Yunan (Helen) kültürünü beğenir ve savunur. Yazımın başında da kısaca değindiğimiz “Anadolu Kültürü”,Helen kültüründen öncedir, zirve noktası da Lidya Kültürüdür. Ve yine ne yazık ki, Lidyalılar tarihten silinerek, kültürlerini birlikte yaşadıkları İyonlara ve Perslere kaptırdılar.
Yukarıdaki paragrafa dikkat edilirse, tiyatronun da “Bacchanolia” şenliklerinde Lidya topraklarında doğduğunu anlarsınız. Bacchanolia sözcüğü, Baccha’nın yeri anlamını verir ki Baccha (Bakka) Lidyalıların, Dionysos’a verdiği isimdir. Romalıların atası sayılan Etrüskler de aynı tanrıya Baccha derlerdi, Romalılar ise “Baküs” dediler.
Günümüzde, Sardes antik kentinde toprağın altından gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir tiyatro var. Sardes tiyatrosunun İÖ 215 yılında da aktif olduğunu Bergama kralı III. Antiokhos’un askerlerinin tiyatro sur duvarlarına tırmanarak şehre saldırdığını, Polybios’un yazdığı tarih kitabından öğreniyoruz.
Yaklaşık 20 bin kişi alabilecek büyüklükteki tiyatro, 136m. X 70m. lik bir alanı kaplıyor. İS 17 de yaşanan büyük depremden sonra yıkılan tiyatro Romalılar tarafından onarılmıştır.Günümüzde gördüğümüz daire şeklindeki Seyirci salonunun iki yanını destekleyen sarıkireç taşından örülme duvarlar, Roma dönemine aittir. Sardes tiyatrosunun önemli bir bölümü arkasında bulunan yamaçtan kayan toprağın altındadır. Tiyatroda seyirci oturma yerleri bile henüz kazılmamıştır.Tiyatronun hemen önünde, doğu-batı yönüne uzanan tonozların varlığından Roma dönemine ait bir Stadyumun da var olduğunu anlıyoruz.
Tiyatroya ait ilk görseli de 1750 yılında, Sardes’i gezen Giovanni Battista Tiepolo, bilinen diğer adlarıyla Gianbattista veya Giambattista Tiepolo (5 Mart 1696 - 27 Mart 1770), Venedikli ressam ve baskı sanatçısı, suluboya ile yapmıştır.
Dünyaca ünlü olması gereken Sardes Tiyatrosunun da farkında olmadığımız için yeterli tanıtımını maalesef yapamıyoruz.
SARDES İNANÇ TURİZMİ AÇISINDAN DA ÖNEMLİDİR
İnanç Turizminin önemli duraklarından biridir Sardes. Batı’nın batıl inancına göre, Tanrı kıyametin kopacağını 7 kiliseye haber verir. Tanrı’nın melek göndereceği kiliseler Efes, İzmir, Bergama, Salihli, Alaşehir, Denizli, Akhisar kiliseleridir
Hz. İsa, Havari Yuhanna'ya görünür ve 7 kiliseye iletilmek üzere "mesajlar" verir. Eski Ahitte adı geçen ve mesajlar yollanan 7 kiliseden birisi de Sardes’dedir. İncil’de adı geçen yedi kiliseden 5.si olarak gezilir.
Peki, Kudüs’teki Süleyman ve Irak’taki Babil sinagoglarından sonra inşa edilen dünyanın üçüncü sinagogunun Sardes’te olduğunu kaç kişi bilir? Ya Sardes’in Sepherad olduğunu?
Sardes kazılarında, Lidya ve Arami dillerinde yazılmış bir yazıt bulunmuştur. İ.Ö. 4. yüzyıla ait bu yazıtta, Ovadya 20. ayette yer alan 'Sefarad' ismine rastlandı. İberya (İspanya) ve Kuzey Afrika kökenli olan Sefarad Yahudileri'nin
ismi buradan geliyor.
Sardes’in Lidçe ve Pers dillerindeki adının da “Sfard” olması nedeniyle Anadolu’ya ilk Yahudilerin Babil sürgünü (İÖ 586 – 538) sırasında geldikleri öne sürülmektedir (Seager 1981, 178; Kraabel 1983, 178-79).
671 yılında Sasanilerin Sardes’i ve Sepherad Sinagogunu yakıp yıkmalarından sonra burada yaşayan Yahudiler alışıla geldikleri şekilde batıya yolculuk yapmış, İspanya’ya yerleşmişlerdir. 1492 yılında, Hıristiyanların Müslüman ve Yahudilere uyguladıkları baskı ve sürgün sonucu, büyük çoğunluk Osmanlı’ya geri gelmiştir. Çok az bir gurup batıda yeni keşfedilen kıtaya Amerika’ya göçmüştür.
Bugün, Amerika’da,beş farklı eyaletlerinde beş Sardis kasabası, Alabama eyaletinde ayrıca Sardis gölü ve ırmağı vardır. Burada yaşayanların hemen tamamı Yahudi’dir ve Sardes “Sepharad sinagogu” kalıntılarının restorasyon çalışmalarına sponsor olmuşlardır.
LİDYALILARDA GÜZEL SANATLAR
Lidya sanat ve mimarlığının ön Asya ve Hellas ufkunda bir yıldız gibi parladığı dönemde Sardes’te yaşamak dünyanın en görkemli kentinde yaşamak demekti.
Heykeltıraşlık ve mimariye önem verdiklerini, yaşamdan sonra hayata inandıkları için özellikle mabet ve mezar mimarisine fazlasıyla özen gösterdiklerini görmekteyiz.
Lidya mimari tarzının özgünlüğü Ion mimarisini çok etkilemiştir. Lidyalılar, daha önce inşaatlarda kullanılan kerpiç denilen toprak tuğlaları pişirerek elde ettikleri “Lidya Tuğlaları” ile mimaride yeni bir çağ açmışlardı.
Evlerin duvarları kerpiç veya Lidya tuğlası ile yapılmıştı. Saraylarda ve Tümülüs mezarlarda ise özenli taş işçiliği dikkat çekicidir.
Kazılarda, temelleri taştan, döşemesi sert ve sıkıştırılmış kilden bir ya da iki odalı, ocaklı, genelde birbirine bitişik nizam evler ortaya çıkmaktadır.
Küçük el sanatları ve tekstil;
Sardes’te sanat yönünden şaşırtıcı, yaratıcı çabalar Fildişi oymacılığı ve altın işçiliklerinde görülmektedir. Yapılan kazılarda bulunan objelerden heykel işlemeciliği, altın takılar, dövmeler yaratıcılık ve hüner konusunda örnek gösterilebilir.
Antik çağda fildişi lüks bir maldı. Gerçekte fildişi eşyaya sahip olmak sınıfsal bir göstergedir. Zengin ve soylu sınıf fildişini mobilya dekorasyonundan tutun, tarak ve tokaya oradan soylunun bindiği atın gemine kadar geniş bir alan içinde kullanılıyordu.
Homeros Maionyalı (yani Lidyalı) kadınları fildişi boyama konusunda şöyle örnek gösteriyor;
Maionyalı ya da Karialı bir kadın
Nasıl kızıla boyarsa benek benek fildişini,
Hani o fildişi avurtluk olur atlara,
Saklar kadın onu evinde bir köşede,
Kullanmak ister bu avurtluğu bir sürü atlı,
Oysa yalnız krallara yakışır bir süstür o,
Bir şereftir hem ata, hem onu sürene.
İlyada 4.140-145, çev.A.Erhat-A.Kadir
Fildişleri Afrika ve Hindistan kökenlidir. Sardes’te fildişi işçiliği yapıldığı hem yukarıda okuduğunuz şiirden hem de 1994 yılında kazılarda bulunan henüz tamamlanmamış çalışmalardan anlaşılıyor. Burada boynuzları kırılmış, fildişinden çok zarif bir geyik ile birkaç kılıç kını süsüne rastlanmıştır.
Mermnadlar dönemi altın işçiliğinde ve takı sanatında çok yüksek bir becerinin uzun bir geçmişe dayanan çalışmanın varlığını ortaya çıkarmaktadır.
Bu yöreye ait Sardonix (Sart Taşı) ile yapılan yüzük, kolye ve mühürler zenginliğin bir başka göstergesidir.
Altın işçileri ve mücevherci dükkânları ana tanrıçanın koruması altında bulunmaktaydı.
Özellikle altın işçiliği tel ve levha olarak günümüz sanatçılarını kıskandıracak kadar ustalık sergilemektedir.
İlginçtir, Lidyalılar kadın olsun erkek olsun küpeye çok önem vermişlerdir. Kazılar sonucunda, Sardes’li kadınlar ve Lidyalı süvarilere ait elli altın küpe bulunmuştur.
Özellikle mezar kazılarından çıkan fildişi oymacılık, skarabe (Böcek) şekilli mühür-yüzükler, altın ve gümüş takyap (montörlü) mühür sarkaçlar, eros sarkaçlı küpeler ve zincir kolyeler kuyumculuk sanatının ne kadar ileri düzeyde olduğunu kanıtlamaktadır.
Romalı bilgin ve yazar Pilinius’a göre “koyun yünlerinin boyanmasını” ilk kez Sardes’liler bulmuştur. Daha önceleri koyunların kendi renginden elde edilen yünler, Lidyalıların buldukları çeşitli renk kökboyaları ile boyanmaktaydı ve bu çok renkli yünler dünya çapında şöhret yapmıştı.
Çeşitli renk yünlerle yapılan ve döneminin özgün motiflerini taşıyan Lidya halıları özellikle Pers imparatorluğunun saraylarını süslerdi.
Keten ipliğinden örülen balıkçı ağları başta kıyı Ege kentleri, adalar ve Mısır olmak üzere tüm dünyada aranılırdı.
Lidya paltoları, yoğun bir çalışma içinde olan üreticilerine İÖ 4.yüzyılda bir lonca kurduracak kadar ünlüydü.
Lidyalılar dokudukları kumaşın iplikleri arasına altın karışımı iplikler de karıştırarak büyük talep gören lüks kumaşlarda üretirlerdi.
Sardes dokumaları Lezbos’lu (Midilli Adası) ozan Sappho'nun şiirlerine girecek kadar ünlenmişti. Sardes mor renkli yatak örtüleri ve kırmızı renkli battaniyeleriyle tanınırdı.Kısacası Sardes dünyanın ilk tekstil ve el sanatları merkeziydi
BİNTEPELER VE ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ
Sardes’in kuzeyindeki Hermos (Gediz) nehri ile Gygaea (Marmara) gölü arasında kalan ve bu gün Bintepeler olarak anılan genişçe bir bölge Lidyalı soyluların mezarlığıdır. Büyüklü küçüklü onlarca Tümülüs, antik çağdan günümüze gezginlerin merakını uyandırmış, arkeolojik ilgiyi üzerine çekmiştir.
İlk belgeli kazı çalışmasını İzmir’in Prusya Konsolosu Ludwing H. Spiegelthal, 1853 yılında “Karun Kadar Zengin” deyiminde adı geçen Croesos/Karun’un babası Alyattes’e ait tümülüsü kazarak başlamıştır. Onu 1870 ve 1880 yılları arasında A.Choisy ve G.Dennis takip etmiştir. Antik çağdan günümüze Tümülüsler definecilerin elinden kurtulamamıştır. Günümüzde, zaten boşaltılmış, soyulmuş bu yerlerin soygun amaçlı hâlâ kazılıyor olması ne kadar acıdır.
Demir çağında Sardes’lilerin ölülerini nereye gömdükleri henüz bilinmemektedir. Lidyalılarda, İÖ 6.yüzyıldan sonra Mermnad'lar hanedanlığı ile birlikte ortaya yeni bir ölü gömme geleneği çıkmıştı. Bu geleneğe göre ölüler kesme kireç taşı veya mermerden yapılmış mezar odalarına konur ve üzeri yığma toprak ile örtülürdü.
Tümülüs mezarlar olarak bilinen bu tepelere Anadolu Piramitleri adını vermek daha uygun olmalıdır. Bazı Tümülüslerin boyu neredeyse piramitlerin boyuna ulaşacak büyüklüktedir.
Günümüzde, Bintepeler bölgesinde bulunan 119 tümülüsün içinden üç tanesi olağan üstü boyutlarıyla diğerlerinden ayrılır; bunlar doğudan batıya doğru, Mermnad hanedanlığı krallarından Alyattes, Gyges ve Sadyattes'e ait olduğu söylenen mezarlardır.
Tümülüslerin içindeki odaların bazıları dromos'lu (ön geçiş) bazıları değildir. Kapı geçidi olmayan odalara ceset tavandan sokulmuştur.
Mezar odalarının ölçüleri birbirlerinden pek farklı değildir. Önemli olan sadece mezar odasının üzerine yığılan toprağın miktarıdır.
Gömülen kişinin sosyal konumu ve kişiliğinin önemine göre üzerine toprak atılıyordu. Tümülüslerin büyüklü küçüklü olmasının nedeni buradan kaynaklanmaktadır. Dilimizde yer alan “Toprağı bol olsun deyiminin de buradan gelmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Mermer ya da kireç taşından yapılmış mezar odaları, toprak, kil ve taş parçaları ile Tümülüslerin altında bir yere gizlenmiştir. Lidyalılar öldükten sonra da ölüler ülkesinde yaşamlarının devam edeceğine inanırlardı. Bu nedenle de gerçek yaşamı sürdürdükleri mekânlardan daha çok, öldükten sonra yaşayacakları mekânlarını güzel, süslü, mermer yapı ve sunaklar ile donatırlardı.
Ölü armağanları arasında; ölünün giysilerini süsleyen, bezekli küçük levhalar, rozetler, düğmeler ve altın şeritler önemli bir yer tutmaktadır.
Altın levhalar baskı tekniğinde kabartma bezeklidirler; çoğunda bezek olarak oturan ya da uzun adımlarla yürüyen sfenkslere yer verilmiştir. Sfenkslerin yüzleri yandan, gözleri ise arkaik tarzda ön taraftan yapılmıştır.
Ölü hediyesi olarak konulduğu düşünülen çanak çömleklerin arasında; Lydion, Lyktyos ve Skyphos türünde seramikler çoğunluktadır.
1978 yılında Bintepeler’deki Kendirlik köyü yakınlarında kireç taşından yapılmış iki Lahit gömütte, aplike olarak bir elbiseye bağlanması gereken 190 adet kadar altın rozet ve lotus tomurcukları bulunmuştur.
Bu durumda Lidyalıların ölülerini ya kefene sararak veya elbiselerini giydirerek gömdüklerini söyleyebiliriz.
Orta ve daha aşağı sınıf sayılan diğer insanlar ise ölülerini yumuşak kayalara oyulmuş küçük mezar odalarına gömerlerdi.
SARDES’İN YERİ VE ULAŞIM
Hakkında birçok efsane (Söylence) bulunan Sardes, günümüzde, Manisa’nın ilçesi Salihli’nin 8 Km. batısında, İzmir-Ankara, D-300 (E–96) yolu üzerinde bulunan Sart beldesi sınırları içinde yer alır. Sart Beldesi, Manisa’ya 66, İzmir’e 80, A.Menderes havaalanına ise sadece100 km. uzaklıktadır.
İzmir ve Manisa’dan Salihli’ye her yarım saatte bir karşılıklı otobüs seferi yapılmaktadır.
Ayrıca, İstanbul (490 Km.), Ankara (512Km.) ve Antalya (427 Km)’dan sabah ve akşam saatlerinde, doğrudan, karşılıklı sefer yapan otobüslerle Salihli’ye ulaşma seçeneği de vardır.
Salihli’ye vardığınızda, santral garajdan Sart Beldesine her yarım saatte bir kalkan midibüslerle, tarihi Sardes’e 10 dakikada ulaşabilirsiniz.
Olanağınız varsa kendi aracınızla Sardes’e gezi yapmanızı öneririz. Çünkü Antik Sardes kenti ve onun küllerinden doğan, çağdaş Salihli kenti civarında hayal gücünüzü aşan sürprizlerle karşılaşabilir, eşsiz doğa güzelliklerini yerinde görmek üzere tur yapmayı düşünebilirsiniz.
Günümüzde bir bakıma Sardes’in küllerinden doğan çağdaş Salihli kentinde yeni bir kültürel yapı oluşmaktadır. Konuksever ve çalışkan insanlarıyla tarıma dayalı sanayi kuruluşlarınca elde edilen gelire, çok yakında tarih, inanç, termal, doğa ve kültür turizmi de katkı yapacaktır.
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar
[email protected]

Bu haber 2748 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum