Ali Rıza Özdemir: Atatürk'ün dinle ilişkisi ve din politikaları

Ali Rıza Özdemir: Atatürk'ün dinle ilişkisi ve din politikaları
24 Ekim 2020 - 16:05

Atatürk ve din dediğimiz zaman konu iki ana başlıkta incelenmelidir: Birincisi Atatürk’ün kişisel olarak dinle ilişkisi, ikincisi Atatürk’ün bir devlet adamı olarak din politikalarıdır. Bu iki alanı bilmek ama birbirinden ayırmak gerekir.

***

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, inançlı olmak veya olmamak bireysel bir tercihtir. Kişinin bir inanca bağlı olup ibadet edip etmesi, bizim için önemli değildir. Bu sadece kişinin kendisini bağlayan ve ilgilendiren bir konudur. Bizim için önemli olan kişinin yatay ilişkisi, yani toplumla ve doğayla olan ilişkisidir.

Atatürk açısından olaya baktığımızda, o bir milleti esaretten hatta yok edilmekten kurtarmış büyük bir dehadır. Bir millete hayat vermiş ve esir milletlere ilham olmuş bir öncüdür. Onun Türk milleti için yaptıkları ve insanlığa katkısı, baş tacı edilmesi için yeterlidir. Bu bağlamda Atatürk’ün inançlı olup olmaması da bizim için bir önem taşımamaktadır. Ancak tarihi gerçekleri ifade etmek, bir hakkı teslim etmek ve kişileri doğru anlamak için bu konuya, yani Atatürk’ün bireysel olarak dinle ilişkisine temas etmek durumundayız.

***

İlk sorumuz şudur: Atatürk inançlı bir insan mıydı? Yani Atatürk, Müslüman mıydı?

Birçok çevre tarafından, özellikle Atatürk’ü milletin gözünden düşürmek isteyen gerici çevreler tarafından Atatürk’ün dinsiz olduğu algısı yaratılmak istenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk; “Bence ‘dinsizim’ diyen mutlaka dindardır. İnsanın dinsiz olmasının imkânı yoktur. Dinsiz kimse olmaz…” sözüyle ve bunun gibi yüzlerce açıklaması ile din konusundaki görüşlerini ifade etmiştir.

Atatürk’e yakın insanlar, Atatürk’ün dinle ilişkisi konusunda özellikle bir şeyler aktarmışlardır. Çünkü İstiklal Harbini başlattığı günden itibaren Atatürk dinsizlikle ve din düşmanlığıyla itham edilmiştir. Çevresindeki insanlar da bu konuda bir şeyler söylemek ihtiyacı duymuştur.

Atatürk’ün yakınında bulunanlardan birkaçının şahitliğinden öğrenelim.

***

İlk şahitliğimiz Sabiha Gökçen’den… Sabiha Gökçen, Atatürk’ün yanındaki ilk günlerini anlatıyor:

“(…) bir sabah elini öpmek üzere yanına girdim. İşleri ile meşguldü. Bir süre ayakta bekledim. Birden derin bir iç geçirdi ve “Allah” dedi. (O, bunu sık sık tekrarlardı.) Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum. Bu tesirle olacak bir hayli şaşırdım. O’nun ağzından “Allah” kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı.

Ata’nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki, “Sen dindar mısın?” diye sordu.

Ben de, derhal, hiçbir şey düşünmeden, ailemden aldığım dini terbiyesi ile ikiyüzlülük yapmış olmamak için “Evet, dindarım” dedim ve cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım. Cevabım hoşuna gitmişti.

“Çok iyi… Allah büyük bir kuvvettir. O’na daima inanmak lazımdır” dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladım ki, Atatürk’ün dinsizliği hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata, bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandı.”

***

Atatürk’ün sürekli yanında bulunmuş anne tarafından akrabası olan Ahmet Fuat Bulca, Atatürk’ün son derece “dindar” olduğunu belirtmektedir. Ahmet Fuat Buca’ya göre; Atatürk gerçek bir dindardır. Ama onun dindarlığı, “Değişen zamanın önünde engel görünen şekilcilerden değildi. Dini, Allah’la kul arasında aracılık sayanlara karşı çıkan bir dindarlıktı.”

***

Son şahitliğimiz Hasan Rıza Soyak’tan… Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatına şahit olan Soyak, onun son dakikalarını şöyle anlatmaktadır:

“Herhalde iyi göremiyordu ki, bana sordu:

-Saat kaç?

Cevap verdim:

-Yedi, efendim.

Aynı suali iki defa daha tekrar etti. Aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık, başucuna sokuldum.

-Biraz rahat ettiniz değil mi efendim, diye sordum.

-Evet, dedi.

Arkamdan, Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti.

-Dilinizi çıkarır mısınız efendim.

Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi:

-Lütfen biraz daha uzatınız.

Nafile… Artık söyleneni anlamıyordu. Dilini uzatacak yerde tamamen çekti; başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve;

-Aleykümselâm, dedi.

Son sözü bu oldu.”

Atatürk’ün selamla canını teslim etmesi neden önemlidir? Kur’an-ı Kerim’de bulunan bir ayet ile bu olayı birlikte değerlendirdiğimizde konunun önemini kavrarız. Nahl suresinin 32. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Onlar, meleklerin, ‘Selâm size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!’ diyerek mutluluk içinde ruhlarını teslim alacağı kimselerdir.”

Yani cennetlik olan kişiler, ruhlarını teslim ettiklerinde melekler tarafından selam verilerek karşılanırlar. Atatürk de o selamı alarak “Aleykümselâm” diyerek ruhunu teslim etmiştir.

***

Sadece yakınında olan insanlar değil, yabancı devletlerin gizli istihbarat raporları da aynı bilgileri teyit etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Dışişleri arşivindeki gizli bir raporda şöyle demektedir:

“Atatürk, agnostik (yani bilinmezci ARÖ) olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı kesinlikle reddediyor; ancak dininin, kâinatın mucidi ve hâkimi tek Tanrı’ya inanmak olduğunu söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir Tanrı’ya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı’ya seslenmenin beşeriyet için iyi olduğunu belirtiyor.”

***

Atatürk hayatı boyunca İslam aleyhinde herhangi bir açıklamada bulunmadığı gibi dinsizliği (ateizm) teşvik edecek bir işe de girişmemiştir. Genel olarak İslam dinine saygı duyan ve onu gerçek çehresine önem veren bir lider olarak ön plana çıkmıştır. Onun İslam’a sahip çıkması özellikle iki alanda kendini göstermiştir. Birincisi din ticareti yapanlarla mücadelesi. İkincisi ise yüzyıllardır din adı altında uydurulan hurafelerle mücadelesi.

Atatürk, İslam ile akıl ve bilim arasında bir uzlaşma hatta paralellik görmüştür. Bilim ve akla en uygun dinin İslam olduğunu ve bu nedenle son din olduğunu ifade etmiştir.

Atatürk din ve mezhep konusunda şöyle demiştir ve devlet adamlığı boyunca da bunun gereğini yapmıştır:

“Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne icbar edebilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.”

***

Bu sözlerin gereğini nasıl yaptı Atatürk?

Birçok inkılabı adım adım hayata geçirdi.

Saltanatı kaldırdı.

Cumhuriyeti ilan etti.

Halifeliği kaldırdı.

Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’ni kaldırıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdu.

Tevhid-i Tedrisat kanununu çıkardı.

Tekke ve zaviyeleri kapattı. Gerici hale gelen tarikatları dağıtarak dinden geçim elde eden istismarcıları dağıttı.

Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır” maddesini çıkararak dini günlük siyasetin argümanı olmaktan çıkardı.

Medreseleri kapattı.

Kur’an-ı Kerim’i ve bazı hadis kitaplarını Türkçeye çevirtti.

Güvendiği din adamlarına Türkçe tefsir yazdırdı.

Hutbeleri Türkçe verdirdi.

Ve bunlar gibi sayısız adım attı.

***

Yıl 1930. Birinci Tarih Kongresi. Kongre bittikten sonra, azalara Marmara Köşkü’nde bir çay verilmişti. Sohbet sırasında Atatürk’e din ve hilafet hakkında bir soru soruldu. Atatürk gayet sakin bir şekilde şöyle cevap verdi:

“Evet, din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler menfur kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlar. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.

Hilafete gelince: İşin garibi bazı arkadaşlardan bilhassa hariçten bana hilafet teklifleri vaki olmuştur. “Siz halife olunuz” demişlerdi. Ben bu tekliflere daima gülerek cevap verdim. Hilafet lüzumsuz ve hatta zararlı bir müessese haline gelmişti. Bundan beklenilen gaye tahakkuk etmemiştir. Cihan Harbi’nde gördük: Müslümanlar Halife ordularına karşı harp ettiler. Halife ordularını Suriye’de arkadan vuranlar olmuştur. Bunlar aynı halifeye karşı yıllarca isyan ve tenkil için gönderilen Türk askerlerini şehit etmişlerdir. Hilafet faydalı halini muhafaza etmiş olsaydı, Müslüman âleminin buna tesahup etmeleri icap ederdi. Dinle hilafeti birbirinden ayırt etmek lazımdır.

Birincisi ne kadar faydalı ise ikincisi o kadar lüzumsuz bir hal almıştır. Hilafeti lağvettiğimiz günden bugüne kadar kimsenin buna sahip çıkmaması, Müslüman dünyasının halifesiz de yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel misal değil midir?”

***

Atatürk, din üzerinden menfaat devşirenlere, “din oyunu aktörleri” adını vermiştir ve bu din oyunu aktörlerine karşı halkı şöyle uyarmıştır:

“Tarihimizi okuyunuz dinleyiniz… Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden fenalıklar hep din kisvesi altında, küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin hükümlerini öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidir…”

Atatürk, özellikle dinin siyasete alet edilmesinin büyük sorunlara neden olduğu kanısındadır.

***

Atatürk, din işlerini kurumsallaştırmak için iki önemli girişimde bulundu. Birincisi, din istismarının önüne geçmek maksadıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmasıydı. Bu ülkemizdeki Sünni vatandaşlara yönelik bir girişimdi.

Alevi-Bektaşiler için Bektaşi babalarıyla görüştü ve onlarla reform konusunda anlaşmaya çalıştı. Ancak Bektaşi babaları bu öneriyi kabul etmediler. Daha sonra bireysel olarak bazı Bektaşi babalarını bu işle görevlendirdi. Ancak onlar da istekli davranmadılar. Böylece bu iş akim kaldı.

***

Atatürk, din konusunda oldukça hassastı ve dinin özüne odaklanmıştı. Onu din oyunu aktörlerinin sömürüsünden kurtarmak ve yüzyıllar içinde hurafelerle değişen dinin çehresini değiştirmek istiyordu. Ancak bunu yaparken dinin özüne sadık kalmaya dikkat ediyordu.

Takvimler 20 Haziran 1928 tarihini gösterdiğinde İstanbul Darülfünunu İlahiyat Fakültesi’nden bir grup bilim insanı tarafından hazırlanan bir reform taslağını reddetti. Gerekçesi bu taslağın “İslam’ın özüne aykırı” olmasıydı.

“Dini Islah Beyannamesi” adındaki bu taslakta şu hususlara yer verilmişti:

·  Camilere sıralar ve elbiselikler konulmalı,

·  Camilere ayakkabı ile girilecek bir düzen yapılmalı,

·  Camilere müzik aletleri sokulmalı.

Atatürk, sadece bu taslağı reddetmekle kalmadı, komisyonu da dağıttı.

***

Atatürk’ün Türk milletine ve dine yaptığı en büyük hizmetlerden biri de laikliğin ilanı olmuştur. Böylece dini inançlar güvence altına alınmış ve kutsal İslam dini gündelik siyasetin ve menfaatin bir aracı olmaktan kurtarılmıştır.

Kaynaklara göre; Birinci Meclis’te laiklik konusu gündeme gelmişti.  Gazi Mustafa Kemal Paşa da o gün Meclis’te idi. Tanınmış din âlimlerinden bir mebus kürsüye geldi. Alay eder bir şekilde:

– Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz ben bu laikliğin manasını anlayamıyorum, dedi.

Mustafa Kemal Paşa, bu tavra dayanamadı ve oturduğu yerden elini kürsüye vurarak şöyle cevap verdi:

– Adam olmak demektir hocam, adam olmak!

“Adam olmuş” bir Türkiye özlemi ile hepinizi selamlıyorum.

Dipçe 1: Bu metin ADD Esenyurt şubesi tarafından düzenlenen 15/12/2019 tarihli panelde yapılan konuşmanın metnidir.

Dipçe 2: Konuyla ilgili olarak Atatürk ve İslam başlıklı kitabımızda detaylı bilgi bulabilirsiniz.

Kaynak: https://www.veryansintv.com/kose-yazilari/ali-riza-ozdemir
 


Bu haber 480 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum