Bugun...
Reklam
Reklam
DOĞU-BATI ÇATIŞMASININ ÇÖZÜMÜNDE TÜRKİYE’NİN ROLÜ


Dr. Ceyhun DEMİRKOLLU
 
 

DOĞU-BATI ÇATIŞMASININ ÇÖZÜMÜNDE TÜRKİYE’NİN ROLÜ

 

                                               Ceyhun DEMİRKOLLU

MSÜ/KARA HARP OKULU/ASKERİ HAREKÂTIN YÖNETİMİ-İSTİHBARAT ÖĞRETİM ELEMANI

[email protected]

 

 

ÖZ

Evrensel insanlık âleminin uygarlık noktasında günümüzde vardığı son aşama; terör ve sınır çatışmaları, açlık, yoksulluk, düzenli-düzensiz göç, töre ve kanun ikilemi,  her türden kaçakçılık ve ayrımcılık, gelir dağılımı dengesizliği, fırsat eşitsizliği, adalet ve hukukun işlememesi, uyuşturucu sarmalı, ekosistemin geri dönülemez şekilde tahribatı, sera gazı ve iklim değişikliği, enerji ihtiyacı ve sayısal dönüşümün ulusal sınırların ötesine geçerek varlıklarını tartışılır hale getirmeye başlaması, kültürel farklılıklar, nükleer, genetik, uzay alanında yüksek teknoloji ve sanayi alanında yarıştaki makasın görece çok açılması-nüfusun nitelik ve nicelik olarak eğitimsizleşmesi-toplumsal siyasal ve psikolojik ögelerin gittikçe artan oranda belirginleşmesi şeklinde özetlenebilir.

Bu konunun önem kazandığı diğer bir bakış açısı ise; gelinen noktanın devinimsel ve uluslararası bir eşiği işaret etmesinde yatmaktadır. Görünen o ki bu zamanda yaşayanlar önümüzdeki görece ve hızlı bir değişime tanık olacak gibi görünmektedir.

Esasen Batı dünyası maddi kazanımların zirvesinde; Doğu ise halen manevi harslarının verdiği güvene sıkı sıkı sarılmaktadır. Bu iki kutup, entelektüel birikimlerinin verdiği uygarlık üzerinden kimi zaman çatışmaktan geri duramamaktadırlar. Görünen o ki bu çatışma uzun ve acılı bir sürecin devam edeceği yöne evrilmektedir.

“Işık Doğu’dan yükselir” deyişi; aydınlanma ve doğu erdemliliğinin birlikte varması gereken son aşamaya değin bir “yeni” bir söylem olarak ele alınabilir.  Bu olguya dair ümitlerin filizlendiği yönünde emareler halen mevcuttur.

Türk dünyasının başını çekmeye en yakın aday olan Türkiye bu iki kutbun acı tecrübelerini son yüzyılda derinden deneyimlemiş ve saçaklı bir yapıyı bünyesine ithal etmiş görünmektedir. Türkiye bu sarmalı kendi özgün deneyimleri ile her iki merkeze aktarabilecek ölçekte yetkin görünmektedir.

Bu çalışma, aşırı kutuplarda çatışma ortamını körükleyen Batı-Doğu uyuşmazlığının birlikte hareket ettiği takdirde evrensel insanlık âlemine yapabileceği katkılara dikkat çekmek için ele alınmıştır. Ayrıca yine bu çalışma ile araştırmacıların yakın gelecekte benzer yaklaşımı temel alması hedeflenmiştir.

 

Anahtar sözcükler:  Batı, doğu, uygarlık, çatışma

 

ABSTRACT

 

At the point of civilization, the stage that universal humanity has reached can be summarized as terrorism and border conflicts, hunger, poverty, regular-irregular migration, custom and law dilemma, all forms of smuggling and discrimination, income distribution imbalance, inequality of opportunity, non-functioning justice and law, drug spiral, irreversible destruction of ecosystem, greenhouse gas and climate change, the need for energy and digital transformation to go beyond national boundaries to make their existence debatable, cultural differences, relatively high opening of the competition in the field of nuclear, genetic, space and high technology and the lack of education in terms of quality and quantity of social-political and psychological elements which are increasingly becoming apparent.

Another point in which this issue gains importance lies in the fact that the point reached points to a dynamic and international threshold. It seems that the inhabitants of this time will witness a relative and rapid change ahead.

The Western world is at the peak of material gains, whereas the East is still clinging to the trust given by its spiritual ambitions. These two poles are sometimes unable to resist conflict over the civilization of their intellectual accumulation. It; again, seems that this conflict is evolving in the direction of a long and painful process.

To say "Light rises from the East"; it can be considered as a "new" discourse until the last stage that enlightenment and eastern virtue have to come together. There are still signs for hopes which shows this phenomenon have sprouted.

Turkey, which is the closest candidate for leading Turkish world, has experienced profoundly and the bitter experiences of these two poles and seems to have imported the eaved structure in the last century. Turkey seems to be proficient in both scales that can be transferred to the centers with this unique spiral of her experiences. This study has been dealt with to draw attention to the contributions that the West-East conflict, which fueled the climate of conflict at the extreme poles, to the universal realm if it acts together. Besides, it aims to provide researchers with a similar approach shortly.

Key words: West, ouest, civilisation, conflict

 

GİRİŞ

Batı-Doğu kavramlarına yüklenen anlam, sanılanın aksine coğrafi ifadenin ötesine geçmiştir. Batı kelimesi (sınırlardan başka) gelişmişlik göstergesi olarak algılanmaktadır. Bu tarif; nüfus nitelik ve niceliği, ileri teknoloji-uzay çalışmaları-nükleer-genetik-çevre bilinci-kültürel oydaşmaları ortak değer olarak kabul eden ulusları içine almaktadır.

Bazen bu tanımlamaların içine giren ülkeler artabilmektedir. Bu ekonomik ve siyasal bir tanımlamayı büyük oranda kabul eden başka bir duruma işaret eder.

İmparatorluklar döneminde Atina devletçiklerinin medeniyeti, Sezar, İskender ve Floransa isimlerinin sık duyulmaya başlandığı son iki bin yılda “öteki” kavramı oldukça belirgin şekilde kullanılır hale gelmiştir. Doğu Roma ve Osmanlı Devletlerinin de varisi sayılabilen Türkler Batı Roma ve Avrupa dışında kaldığından/tutulduğundan kolaylıkla “öteki” sayılmıştır (Güvenç, 1997). Burada yeniden hatırlanmasında yarar görülmelidir ki bu iki mirasın varisi sayılan Türkler tüm siyasal ve sosyo-ekonomik acı tecrübeleri de içselleştirmek durumunda kalmışlardır (Hacip, 2008).

Doğu Roma’nın Türkler tarafından ele geçirilmesi sonucu; tüm bilim, sanat ve entelektüel birikimlerin Floransa’da toplanması suretiyle Avrupa’ya “Batı” tanımlaması rolü yüklenmiştir (Ortaylı, 2008). Şüphesiz bunda dini ayrışmanın rolü de tartışmasız şekilde vardır. Bu bir yandan “medeniyetler çatışması” şeklinde bir tanımla tarif edilse de altında yatan esas maksat “Hristiyan-Müslüman” gizli çatışmasına işaret eder (Davie, 2005).

Pozitivizmin yani aklın determinist dar tanımına sıkı sıkı sarılan Batı, bunun felsefi ve insanı yanını öne çıkartan-yücelten-kutsayan ideolojik bir sarmala yakalanmıştır (Eco, 2012). Maddi ağırlıklı felsefenin erdemlilik noktasında işbirliğini içselleştiremeyen Batı sık sık krizlere düşmektedir (Popper, 2010). Ekonomik ağırlıklı bunalımlar Batı aile ve sosyal dokusu üzerinde geri dönülmez yara ve hasarlara yol açmaktadır (Hazard, 1996).

Batı’nın disipliner ekonomik ve kurallar manzumesi ile kısa sürede ileri gelişmişlik düzeyine gelmesi suretiyle Doğu’yu “miskin” olarak kabul etme kolaycılığına hemen sarılmıştır. Hiç şüphesiz Batı’nın maddi gelişmişliğinin kendi gelecek nesillerinin altını boşalttığını görmekteyiz. Ayrıca Batı gelecekteki emin varisleri konusunda bu sebepten tedirginlik yaşamaktadır.

Batı medeniyetinin günümüzde ulaştığı maddi başarının altında Doğu’nun da imzası ve payı vardır.  Batı iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz felsefesi ile salt sebep-sonuca dayalı değerleri kutsayarak ara ve gri bölgeleri görmeyi reddetmektedir. Gerçekte Doğu’nun ardında bulunan “nicem” boyutlu düşünce sisteminin kendisine eşik atlatabileceğini kabul edememekle yok oluşunu hazırlamaktadır.

Öte yandan Batı kendi yarattığı eşitsizlik ve sömürü düzeni yolu ile oluşturduğu çelişkiyi de bir yandan fark etmiştir. Örneğin düzensiz göçmenleri üçüncü dünyada üreten Batı kendisinden alınanı geri almak için “Üçüncü Dünya’nın” Batı’ya “hücum” ettiğini fark etmiştir. Bu daha ilk şok dalgası olarak algılanmalıdır (Hopkins, Wallerstein, 2000).

Batı sayısal bir üst ekonomik dönüşüm ve yeni sayısal para birimi sistemi ile gümrük ve kimlik sistemlerini hızla devreye sokmaya hazırlanmaktadır. Başat durumda olan ABD bu yeni oluşumda feda edilecek gibi durmaktadır. Yaşlı Avrupa ve ABD artık Batı tanımının dışına itilmeye çalışılmaktadır. İngiltere ve Türkiye, Almanya, Rusya, İran, Çin, Hindistan, Japonya, G. Kore eksenli “Yeni Batı” tanımının içinde yer alacak gibi görünmektedir (Öymen, 1999). ABD-Avrupa-İsrail bu planın dışına itilecek ilk merkezler olarak görünmektedir. ABD “Büyük İsrail” destekçiliğine devam ettiği sürece kendi altındaki halının çekilmeye başlandığını görmek durumundadır. Yeni Batı Ortadoğu-Asya-Afrika pazarlarını devreye almaya başlamıştır. Türkiye, Çin ve Rusya’nın bu merkezlere olan ilgi ve etkisi belirginleşmiştir. Öte yandan ABD-Türkiye stratejik ilişkisi sert şekilde test edilmeye devam edildiği sürece Türkiye kilit ülke rolünü “asimetrik” olarak sürdürecek görünmektedir. Ancak yine de bu üstünlüğünün tamamı olmasa da, (stratejik konumun ötesinde) geçmiş imparatorluk bakiyesi olmasında aramak doğru olacaktır.

Bu çalışma ile Türkiye ve Türk dünyasının yadsınamaz bir şekilde tüm planlarda göz önüne alınmasının kaçınılmaz olduğunun anlaşılıp pekişmesi hedeflenmiştir.

Doğu medeniyeti tarafından icat edilip ortaya konan bilimsel-sosyolojik temelli anlayış altı yüzyıl öncesinden Batı’ya aktarılmıştır.

Aslında Doğu felsefesini geç yakalayan Batı Roma’nın vatandaşlarına tanıdığı anayasa ve Fransız aydınlanmasının önerdiği “aydınlanma” ilkeleri olan bilim-doğa-mutluluk-akıl-erdem faydacılık ile şekillenen “eşitlik-özgürlük-kardeşlik temel düşüncenin çok ötesindedir (Nietzsche, 1997). Yine de Batı Meternich siyasal şekillenmesi ve Sanayi Devrimi ile Doğu’ya görece bir üstünlük yakalamıştır. Ancak merkantilist felsefe ile “ötekileri” sömürerek şiddet yolu ile ayakta durmaya ve uzlaşmaya yanaşmamaktadır. Batı dünyası, Doğu ülkeleri üzerinde kendisinin dayandığı “akılcılık-maturidilik” anlayışını tehlikeli bularak “eşarilik-şeyhlik” modelini dayatmaktadır (Özdemir, 2011).  Böylece bu ülkelerin yönetimlerini oluşturmakta ve “öteki ülkeleri” sömürerek varlığını sürdürmeyi hedeflemektedir (O’leary, 2003). Bu yaklaşım, yuvarlanan kar topu gibi Dünya’nın ekolojik yıkımı ve toplumların terör, ölüm, düzensiz göç, açlık ve yoksulluğunu tetiklemektedir.

Teknolojik üstünlüğünü Dünya’ya dayatan Batı hegemonyası yalnızca Doğu’daki değil kendi halklarının da yıkımına ve yoksullaşmasına sebep olmaktadır. Batı’da aile düzeninin yok olması, evsizler, açlık sınırında yaşayanlar ve sosyal güvenlik sistemlerinin yetersizliği (İngiltere hariç) bu dengesizliğin işaretleridir. Batı “uhrevi ve dünyevi” alanda iflasın eşiğindedir.

Batı salt maddi anlayış ile şekillendirmeye çalıştığı uygarlık anlayışının kendi yarattığı bir düşmana dönüştüğünü görebilmelidir. Şüphesiz Batı bu sağduyulu entelektüel alt yapıya sahiptir.

Çalışmanın diğer bölümlerinde Batı ve Doğu uygarlığının oluşmasına yol açan temel parametrelere bakmaya çalışacağız. Öte yandan şu anda bulundukları konumlarını da anlamak istiyoruz.

Bu teşhis üzerinden şekillenen yeni dönemde iki uygarlığın evrensel insanlık âlemi için ne oranda bir araya gelebileceğine ilişkin yöntem ve bulgularımızı gözden geçirmek istiyoruz. Doğaldır ki verilerimizi akademik mecrada tartışmak ve bir sonuca varmayı hedeflemekteyiz.

 

BATI KÜLTÜRÜNE YÖN VEREN GELİŞME EVRELERİ

Göbekli tepe-Mezopotamya

Bu döneme son “Göbekli Tepe arkeolojik buluntuları da eklendiğinde M.Ö.  9.000-100.000 yıl eklenebilir. Yazının keşfi Mezopotamya’da 3.000 yıl öncesine dayanır kuşkusuz. Mağara resim ve şekilleri daha öncesine dayanır. Kente geçiş ve tarım ile hayvanların işbirliği bu tarih öncesi zamanlara aittir. Bu dönemlere ait bilgiler yeni keşiflerle değişmeye açık olduğundan çok değişken bir zemine yataklık etmeye devam edecektir.

 

Antik Dönem Babil-Mısır-Yunan-Etrüsk-Roma

Yazının keşfi Yakın Doğu’da Babil kadim uygarlığını, antik Mısır’da piramitlerin görkemi, Yunan felsefesinin gerekircilik yaklaşımı ve demokrasi anlayışı, Romanın teknik dehası, şehircilik, ticaret ve ordu disiplini ve idarecilik yeteneklerinin oluştuğu bir evredir. Bu dönem Romanın M.S. 390’larda bitişine kadar şekillenmiştir. Bu döneme Batı ruhunun bilim-sanat ve aydınlanmasının erken dönemleri de diyebiliriz. Roma Devleti özellikle Filistin bölgesinde Musevi/Yahudi ve İseviler arasındaki çatışmaların arabulucuları konumundaydılar.

 

Ortaçağ (Karanlık-Durgunluk Çağ)

Bu dönem İstanbul’un kuruluşu M.S. 330’dan yine fethi M.S. 1453’e kadar olan bir dönemdir. Doğaldır ki Roma’nın ihtişamı merkeze doğru bir göç ile sarsılmış ve çok çalkantılı bir döneme doğru hızla kaymıştır. Hâlbuki ki Doğu ilim ve biliminin Roma’ya akıtıldığı ve harmanlandığı bir hazmetme dönemi de tam burada şekillenmiştir. Bu dönemde Hristiyanlık hızla taraftar bulurken çeşitli istilacılar da bölgeye göçlerini hızlandırmışlardır.

Toplumsal düzen bu evrede çok keskin şekilde hiyerarşik yapılanmayı içinde barındırmaktaydı. Toprak, yöneten ve çalışanları ile krala karşı sorumluluk ile feodal bir düzenin sistemine kayıtlıydı. Bilim ise hala dogmatik teolojik-ontolojik yapı içindeydi. Antik dönemden daha da geriye kayma Hristiyan engizisyonu ile sonuçlanmıştır. Bu dönemde Bilim okuma yazma bilen ruhban sınıfının elinde esir kalmıştır.

Roma uygarlığının sonlarına doğru kaybettiği kurumsal hafızasını hızla bu dönemde onarmaya çalışmıştır.  Bir önceki dönemin Yunan felsefesi, Floransa bilim ve sanatı, İspanya’dan akan İslam laisizminin kenara ittiği engizisyon ilkelliğinin tasfiyesi ve ilim-irfan sistematiği yeni ve başka bir mecrayı Avrupa’da tetiklenmeye başlamıştır. Bu dönem tarihin en kırılgan eşiğinin aşıldığı bir devredir. Halbuki İslam tam da bu dönemde cansuyu olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır (Mazaheri, 1972).

 

Doğu-Batı Kültürünün Kesişme Dönemleri

İslamiyet Roma sonrası dönemde ortaya çıkmıştır. Resul Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’in M.S. 632’de vuslatından sonra İslamiyet Avrupa (İspanya)-Avrupa Güneyi yani Moritanya’dan, Ortadoğu, Hindistan’a kadar bir kuşak içerisinde yayılmıştır. Bu Avrupa’nın “öteki ”tanımı için yeterli bir rakip olmuştur. Bu kuşak Batı için daima ilk hedef olmuştur. Günümüzdeki gelişmeler için bu oluşum bir okuma şablonu olarak elde tutulmalıdır (Coelho, 2008).

Denilebilir ki; “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz”. Çünkü genel hatları ile dengeler bazen değişse de Batı Mısır’da, Doğu ise Suriye’de hâkimdir. Bu çalışmanın savı ise; Türkiye ve Türk Dünyası olmadan savaş ve barışın sürdürülebilirliğinin gerçekleşemeyeceği yönündedir. Üstelik bu stratejik nokta Dünya hâkimiyetinin geçiş noktasıdır. Türkiye jeopolitik konumu yanında asimetrik coğrafya üstünlüğü ile Dünya savaş ve barışının karar vericisi konumunu muhafazaya devam etmektedir.

 

Rönesans (Yeniden Doğuş)

Nihayet uzun bir karanlık dönem sonrası antik dönemin bilim, sanat, akılcılık ve dayatmacı olmayan uhrevi-dünyevi özgürlük anlayışı küllerinden doğarak yeşermeye başlamıştır (Russel, 1972), Doğu Roma İstanbul’un fethi sonrası Osmanlı Devletine yalnızca coğrafi sınırlarını miras olarak bırakmıştır (Ortaylı, 2007).  Batı bu sınır kaybı sonucu/karşılığı bilim ve sanatını Floransa’ya kaçırıp konuşlandırmıştır. Ontolojik temelli bilgiler skolastik çerçeveden arındırılarak insan aklının pozitivist-hümanist temele dönüştürülmesi bu dönemde gözlenmiştir. Tıpkı Yunan felsefesinin Roma’da pratik bulduğu günlerdeki gibi edebiyat ve sanat geri dönmüştür. Bilim engizisyon esaretinden ve sınırlı çevrelerin kontrolünden alınıp toplumun özgür dimağlarına tohumlanmıştır. Bilgiye erişimin önündeki perde kaldırılmıştır. Papa’ya karşı da bir tepki hareketi Hristiyanlık içerisinde aklın öne alındığı “Protestanlık” hareketi hızla taraf bulmuştur. Pandoranın kutusu açılmıştır ve artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Artık özlemin, laboratuvar deneylerinin sebep ve sonuçların temel alındığı bir Dünya’nın kapısı ardına kadar yeniden açılmıştır.

 

İlk Modern Çağ

Bu çağ yönetimsel ve dini sıkışmışlıkların vardığı en son noktadır. Aydınlanma ise Floransa mecrasında özgür bir ortamda tohumlanmıştır. Doğum ise Fransa’da gerçekleşmiştir.

Gelişen ekonomik üretim biçimleri sermaye birikim felsefesi tartışmalarına yol açmıştır. Başlangıçta kapitalist/komünist ideolojik refleksler ile bu yeni durum karşılanmaya çalışılmıştır. Ardından da Batı’nın kendi içinde kaynak paylaşımı adına iki tane savaşına tanık olunmuştur. Batı kendi aralarındaki çatışmalarını “Dünya savaşı” olarak adlandırarak adını temize çıkarmaya çalışmıştır.

 

Bilgi Çağı-Günümüz

Bilgi birikimin sayısal ortama aktarılması dönemidir.  Uluslararası ilişkilerin küresel ölçekte ve örüt bağ (internet) yolu ile oluşması şeklinde özetlenebilir. Şimdiye kadar ki tüm buluş ve denemelerin Nükleer-genetik-uzay-enerji-yazılım –sayısal para birimi ve sayısal diğer üst sitemlerin blok halinde dünyayı doğu kutbuna doğru ittiğine tanık olunmaktadır.

Yeni tek zincir şeklinde küresel bağın Asya’da kabul görülüp sürdürülmesi gayretleri hız kazanmıştır. Bu dönemde yükselen bilgi kirliliği Doğu erdemliliği içinde adil ve barışçı olarak küresel bir karşılık bulabilir. Bu dönem Batı akılcılığı ve emperyalist dayatmacı tavırlarının kontrolcülüğü sürdürüldüğünde yeni bir çatışma kaçınılmaz şekilde bizi bulacaktır. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları konusunda Batı’nın bölgedeki yığınaklanması sonucu körüklenen çatışma ortamı belirgin bir şekilde önümüzde görülmektedir. Saflar yine acımasızca sıklaşmaktadır.

Ekonomik üretim biçimlerinin dayattığı şehirleşme çevre sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Doğanın tahribatı en üst seviyeye ulaşmıştır. Ancak küresel ölçekte yaratılan üretim çılgınlığı sermayenin sınırlı grupların kontrolüne geçmesi ile tekelleşme ve tröstleşme hız kazanmıştır.

Girişte de ifade edildiği üzere Batı yine tökezlemiştir. On-line medya kültürü materyalist felsefenin emrinde toplumların kontrolünü ele geçirmiş ve sayısal dönüşümlerle bireyi adeta esir almışlardır.

 

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN EVRELERİ

Yukarıdaki yaklaşımların ele alınarak mukayese yapılabilmesi için Doğu tarafından üretilen kültür biçimlerini yeniden gözden geçirmek yararlı olacaktır (Ögel, 2001).

Türkiye Anadolu üzerinde varlık gösterinceye kadar çeşitli coğrafyalarda ve yayıldığı topraklarda farklı kültürleri içselleştirme konusunda yüksek bir dönüşüm yeteneği kazanmıştır (Dikici, 1998). Buradan hareketle Türkiye’nin-Türk Dünyası’nın kazanımları aynı zamanda evrensel kültürün bir parçası sayılabilir (Grousset. 2010). Bu kazanım diğer ülkelere göre göçebe statüsünün ve bozkır deneyimin verdiği ayrıcalıkla açıklanabilir.

Denilebilir ki Türkler “düşmanına dönüşerek” uyum gösterebilecek bir düşünce hoş görüsünü temel almayı keşfetmişlerdir (Şener, 2000). O yüzden Dünya kültürünün ortak hafızası Türklere teslim edilmiş görünmektedir. Burada dil, din, folklor, yemek şeklinde evrensel ölçekte bir kültür harmanı ve ortaklığı söz konusudur (Kili, 1998).

Anadolu’ya akan Türkmenler uğradıkları mekânlarda kültür alışverişlerini ihmal etmemişlerdir (Koca, 2012). Buradaki kadim ardıl topluluklar halen Türkleri rehber ve dost olarak anımsamaktadırlar. Anadolu’da da mevcut anane, sanat ve üretim biçimleri mevcut topluluklar ile de yeni şekillere geçiş yapmıştır. Bu olgu Türk kültürünün özünü koruyacak gerçeklikte devingen ve dinamik yapısını da anlatan saçaklı bir deneyimdir. Anadolu’nun stratejik yapısı da önceden tüm kıtaların kesişen kültürlerini harmanlamaya çok denk gelmiştir. Bu yapı da Türk kültür kazanında eriyip bütün yapının mayasına aktarılmıştır. İşte bu olgu bir yandan Anadolu kültürünün Türkler tarafından evrensel boyuta taşınmasına sebep olmuştur.

İslam kültürü de bu yapıya eklemlenmiştir (Mahmud, 1973). Aslında Tanzimat ve Cumhuriyet Türklere eşari boyuta kayan Türk-İslam ilişkisini Maturidi eksene taşıma fırsatının kapısını aralamıştır (Eryılmaz, 2010).

Türkler son dönemde Batı’nın yaşadığı kültürel gelişim evrelerini geç veya erken, tepeden veya tabandan bir şekilde acılı da olsa (bize göre engellenerek) içselleştirme yönünde kararlı duruşlar sergilemişlerdir. Türkler bu sefer uygarlık yolundaki çabalarını en üst düzeye taşıyacak emareleri göstermeye devam etmektedirler..

Küreselleşmenin zararlı yanlarını kontrol edebilecek devlet mekanizmaları rahatlıkla önlemlerini alabilecek alt yapıya sahiptir.

 

TÜRKİYE’NİN SAÇAKLI GÜCÜ

Türk devrimi salt tek başına üçüncü Dünya’ya tam bir örnek olacak niteliktedir (Adıvar, 2012). Türkler Dünya nezdinde barışın ve adaletin temsilcileri olarak tanınmaktadırlar. Bir zamanlar idareleri altındaki topluluklar bu gün Türkleri adalet ve hukukları bakımından olumlu olarak anmaktadırlar. Ermeni ve Araplar ile ilgili yapılan dış mihraklı tazyikler bu gün Mısır, Suriye, Irak ve Kürtler üzerinden yeniden sahnelenmektedir. Türkiye Güney sınırlarına yığınaklandırılan etnik gruplar, Ege adaları, Balkanlar, Akdeniz’deki enerji kaynakları, Kafkaslardaki etnik gruplar, ABD-AB tarafından dayatılan siyasi talepler vb. tüm sorunlar ile çevrelenip kuşatılmak istendiğinin son derece farkındadırlar. Tüm bu projelere tek başına dayanması bile Türkiye’nin tek başına asimetrik saçaklı gücünün nitelik ve niceliğine işaret eder.

       

DOĞU-BATI HARMANI MI?-SARMALI MI?

Batı Türkiye’nin arabulucuk gücünden ürkmektedir. Bu üstünlük-öncelik Türkiye’nin jeopolitik konumunu birinci lige taşıyabilecektir. Böylelikle Türkiye asimetrik olarak karar alıcılarla yan yana oyun kurucu hale gelebilir. O yüzden Stratejik konumdaki Türkiye’nin ekonomik ve siyasal istikrara kavuşarak bağımsız üretim yeteneğine kavuşması Batı’nın hiç tercih etmeyeceği seçenek olarak önümüzde durmaktadır.

 

YÖNTEM

Bu çalışma da yöntem bakımından; mevcut açık bilgi ortamında oldukça fazla sayıdaki bilgi dağınıklığının yarattığı zorluk fark edilmiştir. Bu maksatla hali hazırdaki bilgiler içerisinden akademik çevrelerce kabul görenlerinin dikkate alınması hedeflemiştir.

Bir yandan da sağlam bir mantık dizinini takip eden olguları gerekircilik anlayışı ile veri kabul etmeye gayret gösterilmeye dikkat edilmiştir. Olguların görünmeyen yanları ise nicem (kuantum) bakış açısı ile boyutlandırılarak ortaya konulmak istenmiştir. Doğaldır ki somut veriler öznel yargılardan bizi uzak tutmak için eksen ve şablon olarak yanı başımızda durmuştur.

 

BULGULAR

Bu makalede ortaya çıkan sonuçlar görece dikkat çekicidir. Batı ve Doğu şeklinde ortaya çıkan kutupsal farklılıklar her ortamda belirgin bir şekilde görülmektedir. Sorun olarak bazı temalar bize daha iyi bir bakış açısı ve yalınlık kazandırmıştır.

Bunlar; Batı ve Doğu tarihin her zaman ve mekânında etkileşim içinde olmuştur. Batı ve Doğu kendi toplumlarının kaderini şekillendiren değişik coğrafyalarda uygarlıklar oluşturmuşlardır. Ancak bu etkileşim, antik çağdan günümüze kültürlerin birbirlerine aktarımı şeklinde gerçekleşmiştir. Bu durum maddi ve manevi her alanda sürmüş ve sürmeye devam etmektedir.

Asıl sorun ise maddi ve manevi birikimlerin küresel ölçekte eşit, adil, barış ve kardeşlik içerisinde kullanılmamasında yatmaktadır. Batı maddi üstünlüğünü “öteki” diye tanımladığı kendi felsefesi içerisinde olmayan “diğer insanlığı” savaş ve yoksulluğa itmekten geri durmamaktadır.

  

TARTIŞMA VE SONUÇ

Batı toplumları halen maddi önceliklerini birincil önemde (kendi yapılarını yok etme pahasına) sürdürecek gibi görünmektedir. Doğu ve Batı toplumlarındaki sağduyulu aydınların bilimsel ve mantıklı önerileri görmezden gelinmektedir (Babur, 2006). Acaba Türk dünyası ve Müslümanların Batı’nın gerisinde kalmasının ana nedeni tam olarak nedir? Salt sermayeci düşünce geri kalmışlara görece üstün sayılabilir mi? İleride olmak çok üretmek anlamına mı geliyor? Müslümanlar sermayeci iş adamı yetiştirmekte başarısız mı oldular?

Bu iki kutup arasındaki mücadele başka boyuta mı taşındı? Müslümanlar tüm alanlarda geride kaldılar mı? Türkler ve Müslümanlar Bilim, felsefe, teknoloji, çevre konularındaki açıklarını kapatmaya hız verseler bunun süresi ne olur?  Bu ölçüt ne olmalı? Eşari Müslümanlık özgür düşünceye, araştırma ve düşünmeye engel mi?

Başlangıçta Dünya’yı keşfe çıkan Hristiyan gezgin ve tüccarlar ülkelerinde itibar patlaması yaratınca merkantilizm hız kazanmış diye de düşünebiliriz. Doğu’da ise bu başarısızlığın kökenine inip araştırıldıkça, geri kalmışlık düşüncesi yayılmış ve bulaşıcı bir halde tükenmişlik sendromuna düşülmüştür..

Birbirine rakip medeniyetler ile iletişime geçmeden-farklılıkları kutsamadan-değişik kültürleri kendi bünyesine aktarma hevesi olmadan uygarlık güncellemesi olası görünmemektedir. Bu durum en basit olarak yoğun bir çeviri faaliyetine dayanmaktadır. Çeviri faaliyeti hızlı bir araştırmaya dönüşmeden kadük kalacaktır.

Doğaldır ki yoğun düşünsel serbesti kaliteli bir nüfusun bilimsel alt yapısına süratle dönüşebilir. Ardından gelen üretim bilinci ile gelişen toplumsal siyasi ve ortak şuur anlayışı uygarlıkta ileri gidişatın ana mecrası olacaktır.

Yukarıdaki saptama Osmanlı Devleti’nin modern Türkiye’ye dönüşümünde; “eşari” düşünceden “maturidi” düşünceye neden geçildiğinin önemli bir sebebi olarak görülmelidir. Tüm bu düşünsel yaklaşım tekdüze ve tabana yaygın bir ölçekte algılanmalıdır.

İleri uygarlıklar seviyesinin üzerine çıkma telaşımız, Osmanlı Devleti’nin Tanzimat ile başlayan ve modern Türkiye’nin uzun-eski bir hikâyesi olarak önümüzde durmaktadır (İnalcık,  Seyitdanlıoğlu, 2012). Bu eylem olumsuz yönde kronikleşmeden okumalarımızı doğru ve kararlı yapmalıyız (Tanör, 2012). Artık çok hızlı bir şekilde kayıtsız–şartsız ileri uygarlıkların düşünsel alt yapısını öğrenmeli ve bünyemizdeki değişikleri içselleştirerek yerine getirmeliyiz.

Batı’nın düşünsel yaklaşımı ve sonucunda ürettiği bilim, teknoloji ve toplumsal uzlaşmasını çözerek bünyemize katmak durumundayız. Esasen bu arayış;  Batı medeniyetinin tökezleme olasılığına karşı ürettiği kurumsal hafızasının Doğu’dan gelecek can suyu ile sürdürülmesine değindir.

Coğrafi keşif ve sonucu oluşan ekonomik ilişkiler medeniyetlerin zorunlu beraberliğini doğurmuştur.

Bazı Ticari merkezler; Babil, Bağdat, Venedik, Roma, Kudüs, Mekke, Beyrut, İstanbul, New York, Hong Kong zenginlik ve cazibe merkezlerine dönüşebilmiştir. Ürünler ve fikirler kaynağından neredeyse bedavaya alınmış ancak bu arz talep noktalarına gelindiğinde fahiş fiyatlarla tüketime sunulmuştur.

Bu yüzden; coğrafi keşiflerle oluşan bu yer küre bilgileri siyasetin ve ticaretin elinde yer küre politiği ile katma değere dönüştürülüp diplomasinin hizmetine sunulmuştur. Günümüzde ekonomik istihbarat kavramı yadırganmamaktadır. Bu eylemi hızla öğrenen Batı “öteki” kavramını üretmek yolu ile yer küre servetinin tamamının mirasçısı olduğunu rahatça ilan edebilmiştir.

 

Yunan ve Roma medeniyetinin “Rönesans” ile yeniden dirildiğini söylemek; altında geniş ve geçerli sebepleri olan bir yaklaşım olarak kabul görebilir. Ancak bu sefer bu tür “Rönesans dönüşümü ”nü çabuk kabul eden “bilim” düşüncesinin altındaki Türk/Müslüman “alim”lerinin ilmini temel almak gerekecektir. Kısaca özetlemek gerekirse Batı ilerlemesinin temeli son eşikte yine Doğu’ya dayanmaktadır.

Batı’nın elindeki bilim “ilime” dönüşemediği için sömürgecilik ve “velayet terörü” devam edecek görülmektedir.

Başlangıçta Mısır ve Babil’in yer ve gök bilimi uygulamaları; Yunan felsefesinin kurumlaştırma amacı ile teorik hafızaya dönüştürme çabaları ve sebep-sonuç bilim alt yapısını standartları haline gelmiştir. Böylece dış çevrenin keşfi ona egemen olma/kontrol etme şekline dönüşmüştür. Kuşkusuzuz “Karanlık-Orta Çağ” despotizmi “Yeniden doğuşa” yol açmıştır. Doğaldır ki bu bakış açısı günümüzde Batı medeniyetinin acımasızlığının “Son Çağ”a dönüşümünün bir habercisi olmalıdır. Yunan ve Roma medeniyeti İslam düşünürlerinin de ilahi kanunların dünyevi kanunlarla ilişkisinin kapılarının açılmasına elbette temellik etmişlerdir (Lawrence, 2001).

Gelinen noktada; Batı ve Doğu uygarlığı içlerindeki din olgusuna karşı başlangıçta başkaldırı mücadelesi veren din adamlarının sıkı duruş eşikleri dorudan sorun teşkil etmeye başlamışlardır (Toynbee, 2008). Açıkçası her iki uygarlığın gelişimini oluşturup eylem içinde olanlar bir zaman sonra eşik atlama oluşumuna engel olabilecek sarmala yakalanmaktadırlar.

İnsanlığın ortak malı olan uygarlık çalışmalarında Türkler ve diğer ulusların da katkısı bulunduğuna göre; uygarlık paylaşımında ortak bilinç-yarar göz önüne alınmalıdır. Bu miras tüm insanlığın ortak hazinesidir. Uygarlık mirasına bir zaman bekçilik edenler “Batı-Doğu” yerine “Dünya” uygarlığı tanımını içselleştirmelidirler. Bu nöbet bir bayrak yarışı nöbeti gibi algılanmalıdır. Çünkü her medeniyet kendi akıl süzgecinden geçirerek başka kültürleri hazmetmektedir. Böylece yeni tat ve dokular ortaya konabilmiştir. Bu yüzden diğer uygarlıklarla temas edenler orada kendi kültürlerinin izlerini bulabilmektedirler.

“Bilim çevirisi araştırma ile olmalıdır” şeklinde yol gösteren Mustafa Kemal Atatürk tam da bu anlayışa dikkat çekmektedir (Mango, 2004).   Türk kültürünün uzun geçmişi bu anlayışın pratiğe dönüşmüş hali sayılmalıdır.

Yukarıdaki bahsedilen Batı uygarlığının küresel eşitsizlik yaratan tutumu Türk kültürünün vardığı deneyimlerini de yok saymadan insanlığın ortak kullanımına açılabilir.  Ancak ezilenin üzerinden bir yaşam sürmeye soyunan Batı birlikte yaşamaya razı olmayacak görünmektedir. En yakın çözüm olarak; sayısal platformlar üzerinde Türklerin kontrolüne geçebilecek tüm uygulamalar adil ve paylaşımcı kullanıma açılabilir. Nicem (kuantum-saçaklı) düşünceyi içselleştirmiş bu tür yeni uygarlık öncüleri “son uygarlığın” kapısını aralayabilirler.

Bir yandan bu sayısal alt yapı yazılım gücü, maliyet merkezli durumdan katma değer yaratan bir konuma evirilebilir. Bu önemli kavram, sürdürülebilir olmak kaydıyla yeni bir anlayışı etkin kılma zorunluluğunu haizdir. Bu konu gerçekte birincil önem taşımaktadır.

Ulus devletlerin küresel uygarlığa yapacağı katkı “küresele dönüştürülmüş” bir katkıdan ziyade “yerel-özgün şekilde olan” bilgilerin aktarımı şeklinde olabilecektir.

Türk özgün kültürü büyük oranda “haksızlığa ve başkaldırıya dayanmaktadır (Bengü, 1980). Bu kültür küresel okumanın hizmetine modern ölçekte sunulmalıdır. Biz sadece biz değiliz hepimiziz..

Türk kültürünün bütününde evrensel ölçekli harman bilgiler yatmaktadır. Çalışmamız bu yapıya değin özgünlüğün tanıtımı ile ilgilidir.

Örneğin küresel ölçekteki teknolojik alt yapılar özgün yapılara dönüş yaparak varlığını koruyabilmektedir. Ya da özgün kültürdeki tasfiye süreci küresel ölçekte karşılığını hemen bulabilmektedir. Tek bir koşul ile o da “özgünlük”tür. Bir arada yaşamayı mümkün kılacak ortak akıl sürdürülebilir şekilde ivedi olarak devreye alınmalıdır.

Küresel kültürün Tük ulusal kültürel kodları üzerindeki etkisinden korkmamalıyız. Bu güçlü küresel yapı bizi test etmektedir. Dayanmazsak bu salt Batı ile ilgili değil ama doğrudan bizim ile ilgilidir..

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Adıvar, H.E. (2012). Türk’ün Ateşle İmtihanı. İstiklal Savaşı Hatıraları. İstanbul: Can Sanat Yayınları.

Babur, G. Z. M. (2006). Baburname. Vekayi. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Bengü, M. F. (1980). Pir Sultan Abdal. İstanbul: Kent Basımevi.

Coelho, P. (2008). Simyacı. İstanbul: Can Yayınları.

Davie, G. (2005). Modern Avrupa’da Din. İstanbul: Küre Yayınları.

Dikici, M. (1998). Anadolu’da Türk Beyleri. İstanbul: Burak Yayınevi.

Eco, U. (2012). Foucault Sarkacı. İstanbul: Can Sanat Yayınları.

Eryılmaz, B. (2010). Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme. İstanbul: İşaret Yayınları.

Grousset. R. (2010).  Bozkır İmparatorluğu Attila-Cengiz-Timur. İstanbul: Ötüken.

Güvenç, B. (1997). Türk Kimliği Kültür Tarihinin Kaynakları. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Hacip, Y. H.H. (2008). Kutadgu Bilig. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Hazard, P. (1996). Batı Düşüncesinde Büyük Değişme. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Hopkins, K. T. ve Wallerstein, I. (2000). Geçiş Çağı (Dünya Sisteminin Yörüngesi 1945-2025). İstanbul: Avesta Yayınları.

İnalcık, H., Seyitdanlıoğlu, M. (2012). Tanzimat Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu. Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Kili, S. (1998). Atatürk Devrimi. Bir Çağdaşlaşma Modeli. Ankara: Minpa Matbaacılık.

Koca, S. (2012). Anadolu’da Türk Beylikleri Tarihi. Ankara: 2012.

Lawrence, T. E. (2001). Bilgeliğin Yedi Sütunu. İstanbul: Çiviyazıları.

Mahmud, S.F. (1973). İslam Tarihi. İstanbul: Varlık Yayınları.

Mango, A. (2004). Atatürk. Modern Türkiye’nin Kurucusu. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Mazaheri, A. (1972). Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları. İstanbul: Varlık Yayınları.

Nietzsche, F. (1997). Gelecekteki Felsefe. Ankara: Yönelim Yayıncılık.

O’leary, D. L. (2003). İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri. İstanbul: Pınar Yayınları.

Ortaylı, İ. (2007). Osmanlı Barışı.  İstanbul: Timaş Yayınları.

Ortaylı, İ. (2008). Tarihimiz ve Biz.  İstanbul: Timaş Yayınları.

Ögel, B. (2001). Dünden Bu Güne Türk Kültürünün Gelişme Çağları. İstanbul: Özrenk Matbaa.

Öymen, O. (1999). Türkiye’nin Gücü. İstanbul: Şefik Matbaası.

Özdemir, M. (2011). Matüridi’nin Kötülük Problemine Yaklaşımı. Matüridi’nin Düşünce Dünyası. 380-425. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı.

Popper, R. K. (2010). Açık Toplum Düşmanları. Cilt 1-2-Platon. Ankara: Liberte Yayınları.

Russel, B. (1972). Bilim ve Din. Yüzyıllardır Süren Savaş. İstanbul: Varlık Yayınları.

Şener, C. (2000). Şamanizm. Türkler’in İslamiyetten Önceki Dini. İstanbul: Ant Yayınları.

Tanör, B. (2012). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Toynbee, A. (2008). Tarihçi Açısından Din. İstanbul: Ufuk Kitapları.

 





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI