Bugun...
“TARİHLERİNİ UNUTMUŞLAR”I UYANDIRACAK ROMAN


Doç.Dr.Besire AZİZALİYEVA
 
 

Doç.Dr. Besire Azizali

 

 

“TARİHLERİNİ UNUTMUŞLAR”I UYANDIRACAK ROMAN

Muhsin Kadıoğlu’nun Türk tarihinin önemli bir merhalesini, büyük şahsiyetlerini kaleme alan “NAR ÜLKESİ: Endülüs’ün Son Yılları romanı Türklüğün simasını takdim eden, geçmişin gerçeklerini gündeme getiren bir eserdir.

Hayatının büyük bir kısmını, bilimsel ve sanatsal yaratıcılığını Türkçülüğe adamış, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde bir çok insanın dikkat bile etmediği tarihȋ mekanlarda Türk izlerini arayıp bulan, kayda geçiren, en akılcı şekilde okurlara anlatan ve geleceğe aktaran Muhsin Kadıoğlu bu romanı ile kökümüze, atalarımıza, milli gurur ve onurumuzu yüksek tutmamız gereken bir olaya ışık tutmaktadır.

Muhsin Kadıoğlu dünyaya Türk’ün aynasından bakmasına rağmen, gördükleri sadece Türkler değil, haksızlığa uğramış ve hakları çalınmış dünyanın bütün haklarıdır. Zaman zaman gizlenmiş, tersine çevrilmiş ve kavramların iğfal edilmesiyle kendi tarihinden utanan bir Türk nesli yetiştirme çabalarına karşı, gerçekliği asla tartışılamayacak olmasına rağmen gündeme getirilmeyen tarihi olayları romanlaştırarak karşı durmaktadır.

Tarihi romanlar, olayları meydana geldiği zamanın şartlarına göre objektif değerlendirebildiği ve günümüze seslenebildiği oranda güçlüdür. Muhsin Kadıoğlu’nun romanı gurur veren geçmişin kahramanlarını Türk ve İslam dünyasına hatırlatmakta, kahramanlıkları, adaletleri, cesaretleri, din, dil, ırk ve milliyet ayrımı gözetmemeleri ile hatırlanan tarihe malolmuş kişilikleri, genç neslin önüne adeta rol-model olarak koymaktadır. Türk-İslam Cihan Hakimiyeti düşüncesinin millȋ, felsefȋ ve dinȋ kaynaklarını okura yeniden sunmaktadır.

Romanda Musevi Karay Türkleri Sultan Bȃyezȋd’in huzuruna kabul edilen Edirne Hahambaşısı Sarfati’nin ağzından şöyle işlenmiştir:

“Kostantinopol’ü Bizans zumünden kurtardığında Bizans’ta Hahambaşı olan Moşe Kapsali’nin yetkilerini aynen vermiştir. Sultan Mehmed Han hazretlerinin Yahudilere verdiği berat sinagogumuzun en değerli hazinesidir. Hahambaşı Moşe Kapsali de, ırk ve kan kardeşleriniz olan Musevi Türkleri, “Karayîler” olarak ayrı bir cemaat olarak tanımıştır.” Oysa, günümüzde bu kabul söz konusu değildir.

Romanda, Hıristiyanların çalıp götürdükleri İslam varlıkları da işlenmiştir. İspanya Kralı’na elçi olarak gönderilen Cânpoladlı Bekrî Hasan Ağa’nın ağzından çalınan varlıklar, okura şöyle hatırlatılmaktadır:

“Hazreti Uzeyr’in hımârı üstühânlarını kabrinden çıkardınız ve aldınız. Hâlâ hımârın iki ön ayakları Alaman çesarı tarafından cevâhir kutu ile hımârın tırnakları mücevher edilmiş halde hazînelerindedir. Ve kıç ayakları İspanya Kızılelması’nın İrimpapa hazînesindedir. Diğer üstühânları yine Yafa şehrindeki Hazreti Uzeyr cenbinde gömülüdür.”

Yine Elçi Cânpoladlı Bekrî Hasan Ağa, İspanya Kralı Fernando ile konuşmasında okuyuculara Türklerin ve Müslümanların Kızıl Elma hedeflerini şöyle hatırlatmaktadır:

“Biz Türkler ve Müslümanlar için rûy ı arzda altı aded kızılelma var. En büyük Kızılelma Roma’dadır ve Roma şimdi sizindir. Diğeri Macar Kızılelması Ustolni-Belgrad’dadır ki, “teşbihte hata olmaz” derler; Macaristân’ın Kȃbesidir.  Üçüncüsü Alaman Kızılelması Beç (Viyana) kalasıdır. Dördüncüsü Budin kalası, beşincisi Estergon’dur. Altıncısı ise Eğre kalasıdır. Âl-i Osmân, bu kızılelmaları Allah’ın izniyle yakında bir bir ele geçirecektir.  Şeyh Hazreti Muhyiddîn Arabî hazretleri, kızılelmaların bir bir Âl-i Osmân tarafından fethedileceğini işâret buyurmuşlardır.

Biz isteriz ki, atalarınızdan sizlere yadigȃr kalan bu kızılelmalar zarar görmeden Âl-i Osmân’a geçsin. Âl-i Osmân’a geçsin ki, onlar gelecek nesillere ulaşsın.”

Azınlıkların dillerini kullnmaları ile ilgili meselelerde hoşgörülü bir bakış açısını okura sunan Kadıoğlu, hoşgörü ile “milli hakimiyet” alanı arasındaki dengeyi, Sultan Bȃyezȋd Han’ın dilinden Yahudi Hahambaşı’ya söyletilen sözlerle  şöyle kurar:

 “Ben size “cemaatiniz arasında kendi lisanınız ile konuşabilisiniz, eğitim yapabilirsiniz, dininizin gereklerini yapabilirsiniz” diye izin verdim. Bu kutsal mekȃnları adlandırırken, Türkçe adlarını kullanmanız gerektir.”

Roman yer yer adeta bir belgesel hüviyetine bürünür. Bunu Yahudi Hahambaşı’nın Sultan Bȃyezȋd Han huzurunda dile getirdiği hususlardan anlayabiliriz.

“...Türklerin adalet ve hoşgörüsü nedeniyle yüzyıllardır Hıristiyan zulümlerinden bıkmış olan Yahudiler; Sofya, Niş, Larisa’dan ayrılarak, Ȃl-ȋ Osman’ın eline geçen Varna, Ruscuk gibi şehirlerine göç etmiştir”.

Romanda Türk ve İslam devletlerinin Hıristiyanlar karşısında birliğe davet edilmesi günümüze de ışık tutacak mahiyettedir. Roma, Trabzon ve Rûm İmparatorluklarını sona erdiren Fatih Sultan Mehmed’in Memlûk Sultanı Seyfeddin Hoşkadem’e yazdığı mektubunda Türk ve İslam dünyasını parçalamağa çalışan Hıristiyan Krallıklarla Akkoyunlu İmparatorluğu’nun ittifak yapmasını şöyle eleştirmektedir:

“Osmanlı Kȃfir Venedik’le savaş halinde olduğundan Müslümanları Müslümanlara kırdırmak için Akkoyunlulara elçi göndererek ittifak yaptı.”

Yazar Fatih Sultan Mehmed’in ağzından İslambol’u ele geçirme bahtiyarlığını bana yaşatan Tanrı’nın bana verdiği akıl ile; iki büyük Müslüman sultanlığın, Hristiyanlarla ittifak aramasını anlamakta zorlanıyorum” diyerek, adeta günümüze ve geleceğe seslenmektedir.

Türk milletinin millȋ değerlerinin binlerce yıllık akıl süzgecinden geçtiği vurgulanarak milletlere ait millȋ değerlerin İslam’a zıt sayılamayacağı açıklıkla dile getirilmektedir.  Sultan Mehmed tarafından Memlȗk Sultanlığı ve Osmanlı arasındaki sorunların çözümünde arabuluculuk yap­ması için Dulkadiroğlu Süleyman Bey’e elçi olarak gönderilen Afşin Bey şöyle konuşmaktadır:

“Her milletin millȋ değerleri var. İslam, milletlerin millȋ değerlerini reddetmez. Eğer İslam milletlerin millȋ değerlerini yasaklasaydı, hiçbir millet Müslüman olmazdı. Çünkü her millet için, millȋ değerleri son derece önemlidir, dokunulmazdır”.

Romanda Dulkadiroğlu Süleyman Bey’e elçi olarak giden Afşin Bey’e Süleyman Bey “Akkoyunlu Şiîliği kabul etmiş ve yayma peşindedir. Kırk yıldır Anadolu’da Şii’lik tohumları atıyorlar” dediğinde yazar Afşin Bey’in ağzından “Biz Sünniyiz” dersek, onlar da “Biz Şiiyiz” der ve böylece ayrılık başlar. Oysa her iki taraf da Türk’tür. Demek ki, Türk olduğumuzu hatırlarsak, Türklük üzerine kardeşlik inşa edersek, bu ayrılıklar ortaya çıkmaz” çözümünü ortaya koymaktadır.

İslam Birliği, Müslüman devletler arasında dayanışma romanın asıl fikrini teşkil eder. Muhsin Kadıoğlu, Osmanlı Şeyh’ül İslam’ı Molla Güranȋ’nin dilinden Sultan Bȃyezȋd’e “Müslümanın Müslümana yardım etmesi Peygamberimizin bizlere en güzel öğütlerindendir. En güzel sünnetlerdendir. Müslümanların aralarındaki anlaşmazlıklara son vererek, zulüm gören kardeşlerine yardım etmek ve nerede bir sevap varsa onu kazanmak için yarışmak, Müslümanların en güzel yarışıdır” şeklindeki nasihatleri, yarınlarda da geçerliğini koruyacaktır.

Günümüzde dünyanın en büyük sorunu göçmenler ve mültecilerdir. Günümüzden beş asır önce dahi yardıma muhtaç olan insanlara din, dil, ırk ve milliyet ayrımı yapmadan yardım eden Türklerin dünya görüşü şöyle aktarılır:

“Biz ȃlemleri yaratan Tanrı’nın yarattığı canlı ve cansız her şeyi Tanrı’nın nişanesi olarak görüyoruz. Kȃfirlerin zulmü altında inleyen Yahudilerin, Müslümanların memleketinde güvenle yaşamaları ve korunması, atalarımızın mazlumların koruyucusu olma ülkülerine uygundur.”

Bütün dünyada barışın hakim olması savunulan romanda, Papa’ya gönderilen mektupta “Avrupa’da tek Müslüman kalmamalıdır” diye fetvalar veriyorsunuz. Türk ve Müslüman ülkelerinde de Hıristiyanların yaşadığını, sizin Müslümanlara yaptıklarınızı onların da Hıristiyanlara yapabileceklerini hiç düşünmüyormusunuz?” diye seslenilir ve Papa’ya Osmanlı ülkesine gelmek isteyenlerin “sadece Müslümanların ve Yahudilerin olmadığı, Fransa’daki ve Avrupa’daki bazı Hıristiyan tarikatların mensuplarının da Osmanlı sultanının merhamet ve şefkatine sığınmak istedikleri” hatırlatılmaktadır.

Romanın ana karakteri olan Kemal Reis, sadece Müslümanları değil, Yahudileri de Katolik Hıristiyanların zulmünden kurtarmak ve Osmanlı ülkesine getirmek için yola çıkar. Kemal Reis’in yönetimindeki donanma Endülüs Müslümanlarına ve Yahudilerine yardım için yola  çıktığında yazar okurlara Türklerin donanma geleneğini hatırlatır.

Müneccimbaşı’nın işaret ettiği mübarek gün ve saat gelince Osmanlı donanması Haliç’ten yola koyulur. Büyük bir tantana içinde Sarayburnu’n gelen donanma padişahı selamladıktan sonra Gelibolu’ya ulaşmak için yola çıkar.

Kemal Reis’in komutasındaki donanmanın yardıma gitmek için denize açılması sırasında Osmanlı devletinin gücü donanma üzerinden okuyucuya şöyle aktarılır: “Cümle gemiler, turna katarı misali ardı ardınca dörder sıra halinde dizildi. Akdeniz’e doğru yola çıkmadan öyle bir yaylım top atışı yaptılar ki, ortalığı adeta Nemrud ateşi kapladı. Cümle İslambol ahâlisi öyle bir eyyam içinde kaldı ki, seyredenler bile olup biteni birbirlerine anlatıyordu”.

Donanma kaptanı Kemal Reis, Gelibolu’da çocukluk aşkı ile karşılaşır ve eski aşkları depreşir. Yazar, Anadolu’nun erenlerini ve Anadolu’da bulunan ve dünyada başka örnekleri bulunmayan Niğde’deki Alaaddin Camisi gibi taşınmaz kültür varlıklarını Kemal Reis’in nişanlısı Taçlı Sultan’ın isteği ile okurlara tanıtır.

Yazar, Türk ülkesinde Türkçe yazmak yerine Arapça yazılmasını döneminin şartlarına göre Kemal Reis’in babası Hacı Ahmed Reis ile dedesi Hacı Ali Reis’in konuşmaları “Ülkede herkes Türkçe konuşurken, kitabelerin Arapça olmasının mantığı ne olabilirdi ki? Arapça yazılan bu kitabelerde neler yazdığını Türkler okuyamıyordu. Arapça bilenler ise çok azdı. Öyleyse bu aptallık değil miydi?” şeklinde tartışmaya açar.  Son noktayı ise  babası Hacı Ahmed Reis şöyle koyar:

“Ȃl-ȋ Osman’a gelen Araplar, Arapça bilmeyi faziletmiş gibi gösteriyorlar. Oysa fazilet olan Arapça bilmek değil; Kur’an’da yazılanları ve yazılanların ruhunu kavramaktır. ‘Arapça bilmeyen Kur’an’ın ruhunu kavrayamaz’ diyorlar. Çünkü halk Arapça bilmediğine göre, Arapça bilen Araplara sormak danışmak zorunda kalacaklar. Böylece Arapça bilenler ve Araplar daima soru sorulan, danışılan kimseler olacaklar. Bu Arapların kurnazlığıdır.”

Kemal Reis’in babasının ağzından ilk Türkçe Kur’an’ın Fatih Sultan Mehmed’in babası 2. Murad tarafından yazdırıldığı okuyucuya şöyle anlatılır:

Ne yazık ki, Sultan Murad-ı Sâni’ye kadar, Ȃl-ȋ Osman’da Arapların bu kurnazlığını fark eden olmamıştır. Cennet mekȃn Sultan Murad, halkın Tanrı’dan isterken ne istediğini bilmesi, Allah’ın emirlerini anlaması için ȃlimlerden Türkçe yazmasını istemiştir. Bunun en güzel meyvelerinden biri de Yazıcızȃde’nin Muhammediye’si olmuştur. Türkçe yazılınca halk bu kitabı öylesine benimsedi ki, seriül kalemler gece gündüz yazmalarına rağmen, Muhammediye yetiştiremiyorlar.”

Donanma Gelibolu’dan denize açılmadan evvel, geleneklere uygun olarak bütün askerler Azepler namazgahında namaz kılarlar. Kemal Reis’e Hıristiyanların yönetiminde olan kalelerden hediyeler gönderilir ama Kemal Reis bunların hiç birini kabul etmez. Kemal Reis’in donanması savaş halinde oldukları İspanyol gemisinde küreğe oturtulmuş Yahudi ve Müslüman esirleri ayrım yapmadan özgürlüğüne kavuşturur. İspanyol gemisinden ele geçirilenler Yahudiler ve Müslümanlar arasında eşit olarak paylaştırılır.

Romanın ilgi çeken bölümlerinden biri de, yüksek vergileri ödeyemedikleri için İspanyol gemisinde kürek mahkumu yapılan Müslüman kadınlardır. Bu kadınlar hürriyetlerini kazanınca, memleketlerine dönmek yerine deniz savaşçısı olmak isterler. O zamana kadar Müslümanların gemilerinde deniz savaşçısı kadın görülmemiş olması İslam Halifesi’nin huzurunda tartışmaya açılır ve Halife’den kadınların da deniz savaşçısı olabileceklerine dair fetva alınır. Bu yönüyle geleneksel değerlere bağlı olmakla birlikte akıl, cesaret, güzel ahlak sahibi olan Kemal Reis, yenilikçi ve zamanın şartlarına uyum sağlayan bir kimlik sergiler.

Türk ve Müslüman İmparatorlar arasında resmini çizdiren ilk imparator olan Fatih Sultan Mehmed’in resmini  çizen Bellini’yi gemisinde Mısır’a götüren Kemal Reis ile Bellini arasında Avrupa’da “İkinci Batlamyus” olarak bilinen Battanî, 1487 yılında Afrika’nın güneyini keşfe çıkan Barthelmo Dias hakkında yapılan sohbetlerin yanında Elhamra Sarayı’nda Endülüs ve Arap edebiyatının önde gelen şairlerinin şiirleriyle yapılan şiir meclislerine yer verilmesi romana entellektüel bir derinlik katmıştır.

Romanda Azerbaycan Türklerinin yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Babek, İslam inancı dışında inanca sahip olan Türkler de ustalıkla işlenmektedir.

Kemal Reis’in eserdeki rolü Türk-İslam düşüncesinin yoğrulmasıyla ve milli düşüncenin esere hakim kılınmasıyla okuyucuya verilmektedir: “…Her levend “Muhammed Mustafa aşkına!” diyor, yanındaki levendin bileğini bileğiyle sert bir şekilde kavrayıp, diğer levende geçiyordu. Bu Türk denizcilerinin kardeşlik yemini idi”.

Türk cihangirleri için dokuz sayısı kutsal idi. “Kemȃl Reis’in dokuz baş reisi vardı. Ondan önceki reisler, yedişer baş reis bulundururlardı” gibi ifadelerle Kemal Reis, romanda Türk ve İslam sembolizmini okurlara hatırlatan ve yarınlara taşıyan çok önemli bir figür olarak ortaya çıkar. Öte taraftan Kemal Reis, zarif bir aşkın temsilcisidir:

“Eğer gönlün benimle olursa,

Yemen’de olsan bile yanımdasın.

Eğer gönlün benimle değilse,

Yanımda olsan bile uzaktasın”

Kemal Reis’in çeşitli diyaloglarında Muhsin Kadıoğlu’nun zekası, münevverliği, dünya görüşü kendisini hissettirmekte; alışılanın dışında millȋ sanat, edebiyat, tarih ve kültür yorumu kendisini hissettirmektedir.

Romanda tarihi olayların birinden diğerine geçiş o kadar manalı şekilde kurulmuştur ki,  Muhsin Kadıoğlu’nun tarihi hadiseleri, onların mahiyyetini, inceliklerini derinden bildiği ve romanda ustalıkla ifade ettiği görülür.  

Türkiye ve dünyanın diğer ülkelerindeki Türk mekanları, farklı Türk topluluklarının farklı dinȋ inançlarıyla ilgili bilgiler vererek bu farklılıkları “Türklük” potasında kaynaştırmak, İslam adına günümüzde de tartışılan hususlara ait geçmişte bulunan ve maalesef unutulan çözümleri yeniden gündeme getirmek Muhsin Kadıoğlu’nun romanının ana hususiyetlerindendir.

Yazar, Türk tarihi doğru öğretmek çabasına girişmeden okuyucudaki doğru öğrenme arzusunu depreştirme yolunu seçerek, Türklerin mensup olduğu ve karar verilmesi zor hususlarda “akıl yolu”nu öneren İmam Maturidȋ felsefesine çağdaş bir gönderme yapmıştır. Aynı zamanda, “Dünya’yı yönetme ideali taşıyan bir millet, ‘millet’ kavramını dar tutarak, kendini ve ufkunu daraltamaz” fikirleri ile Türklerin ve Müslümanların “Cihan Hȃkimiyeti Mefkûresi” olan “Kızıl Elma” ve “İlay-ı Kelimatullah” ülküsünün “Türk kimliği”nin merkezde olması halinde başarılabileceğini işlemiştir.

Romanda Türklükle İslam düşüncesinin insanlara karşı hümanist yaklaşımı ön plana çıkartılarak, dünyanın pek çok meselede çoğu kere objektif olmadığı açık şekilde gösterilmiştir. “Biz Türkler ve Müslümanlar, insanların dinine, rengine, tenine, milliyetine bakmayız. Her insanı, Tanrı yarattığı için Tanrı’dan bir parça olarak görür ve öylece severiz. Bizim için zulme uğrayanların kim olduğu da önemli değildir. Biz, Allah’ın adaletini insanlığa tebliğ etmekle kendimizi görevli kılmışız. Biz tebliğimizi yaparız, insanlar kendi akıllarıyla özgürce karar verirler”.

Roman “Türk İslam askeri”nin insanlık uğrundaki mücadelesini anlatmaktadır. Roman, “İslam’ın Hıristiyanlar karşısında bayraktarı” olan Türklerin şanlı tarihinden bir parçadır.  “Zihinde kazanılmayan hiçbir zafer, gerçekte kazanılamaz” diyen yazar, Türk’ün tarihine ışık tutarken geleceğine de akıl mesajı vermektedir.

Bu roman, Türklüğe büyük bir hizmettir.





Reklam

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI