Bugun...


Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden İnci Aral
Karar gazetesi Kitap Ekinden alınmıştır. Yazarlık yazdıklarınızın yarısını acımadan atabilmektir

Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden İnci Aral
+ -

ürk edebiyatının güçlü kalemlerinden İnci Aral, 10 yıl aradan sonra ‘Anlar İzler Tutkular’ kitabını yenileyerek okuyucuyla buluşturdu. Çeşitli dönemlerde yazdığı yazıları bir araya getiren Aral, kitabında hem yazmaya olan tutkusunu anlatıyor hem de dünya ve Türk edebiyatının geldiği noktaya dair önemli tespitlerde bulunuyor.

MELEK GEDİK

"Belki de zaman bütün acılarıyla ve bıraktığı izlerle uzun, güzel bir mevsimdir...” diyor İnci Aral, yıllar sonra yeniden okuyucuyla buluşan kitabı ‘Anlar İzler Tutkular’da. Birbirinden farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılarını bir araya getiren Aral, kitabında özellikle yazma eylemi, dünyayı edebiyatla anlamlandırma ve edebiyat türlerinin dönüşümüne dair notlar düşüyor. ‘Ölü Erkek Kuşlar’, ‘Sadakat ve ‘Sevgili’ gibi kitaplarıyla edebiyatımızdaki yerini daha da sağlamlaştıran ve son olarak 7’nci Sarıyer Edebiyat Günleri kapsamında verilen Beyaz Martı Onur Ödülü’nün sahibi olan Aral ile konuştuk.

‘Anlar İzler Tutkular’ adlı deneme kitabınız yıllar sonra yenilenmiş baskısıyla okuyucuyla buluştu. Yazılarınıza yeniden dokunurken neler hissettiniz? Tekrar tasnif ya da tashih ihtiyacı sezdiniz mi?

Eski basımlarda yer alan aşk konulu yazılarımı çıkardım. Çünkü aşk üzerine yazdıklarımı genişleterek farklı bir kitapta toplamaya karar verdim. ‘Anlar İzler Tutkular”da çeşitli etkinliklerde yaptığım konuşma metinleri ya da dergilerde yayımlanmış yazılarım bulunuyor. Söz ettiğim değişiklik dışında ilk baskılardaki yazılarıma dokunmadım. Aşk üzerine yazılar yerine ise 2010’dan sonra kaleme aldığım edebiyat içerikli metinler geldi.

Bir okuyucu olarak kitabınızı bitirdikten sonra şunu düşündüm: İnci Aral’ın dünyasına girdim, ruhuna tanıklık ettim ve çok naif bir kalemle vakit geçirdim. Hatta sizinle tanışmamış kişilerin hemen, bu kitabı okuması gerektiğini düşündüm. Siz ne dersiniz?

Kitapta benim edebiyat üzerine görüşlerim, kendi yazma pratiklerime dair deneyim ve fikirlerim, dünyaya ve edebiyata yüklediğim anlamlar var. Dolayısıyla onu okuyanlar, bir ölçüde bir yazarın dünyasına girmiş olacak. Ama naiflik izleminizin içtenliğimle ilgili olduğunu sanıyorum. Ben hem yazdığım kurgu eserlerde hem de bu tür değerlendirme yazılarında yalınlık ve içtenliğimle öne çıkmış biriyim. ‘Yazarlığını, içtenliği üzerine oturtmuş bir yazar’ olarak tarif edildiğim de olmuştur. Anlaşılması zor, dolambaçlı, akademik dile özenen ve kafa karıştıran yazıları sevmem. Söylemek istediklerimi bilgiçlikle ifade etmekten kaçınırım. Böyle yazıları okumaktan da sıkılırım. Sanki ne kadar karmaşık şeyler söylersen o kadar derinsin gibi bir algı var. Ama çok yanlış! Ben söyleyeceklerimi son derece net, anlaşılır ve direkt söylemeyi tercih eden biriyim. Bu naiflikten ziyade konusunu iyi bilmek ve açıklıkla ilgili bir şey.

“Yazmanın en zor yanı başlamaktır benim için. Bu tanıdık bir umutsuzluğa, yorucu bir bezginliğe dayanma sürecidir” diyorsunuz kitabınızda. En zor dediğiniz başlama anını yenip nasıl üretim sürecine giriyorsunuz? Belli bir ritüeliniz var mı yoksa ‘ilham’ın gelmesini mi bekliyorsunuz?

İlham diye bir şey yok, önce onu söyleyeyim. Yazmak öncelikle bir yaratma ve kafada oluşturma sürecidir. Bu süreç bende uzun sürer. Bir şey görürüm, tanık olurum onu bir olgu olarak kaydederim. O bir biçimde bana dokunmuş, beni etkilemiş ve düşündürmüştür. Genelde takıldığım durumu öncelikle kendim için çözmek ve anlatmak isterim. Uzun süre kafamda taşırım, detayları düşünürken neyi nasıl anlatabileceğime karar veririm. Hikaye nerede, ne zaman, nasıl, kimler arasında geçecek gibi soruların cevaplarını bulmaya çalışırım. Bu bir umutsuzluk ve korku dönemidir. Bazen uzun bazen kısa sürebilir. Tüm romanı yukardan, kuşbakışı gördüğümde yazmaya otururum. Yazmaya hazırlanmak en sıkıntılı zamandır. Düşünürken evdeki bütün dolapları yerleştiririm. Yapmam gereken işleri bitirir, yolumu kesecek her şeyi ortamımdan uzaklaştırdıktan sonra masama otururum. Çünkü yazmak için sınırsız zaman duygusuna ihtiyacım vardır. İşte bütün bu süreçleri yaşamayı; bezginliğe dayanma süreci olarak adlandırıyorum. Hatta o süreçte ‘Bu romanı yazmasam da olur, diyerek masadan kaçmaya, yan çizmeye eğilim duyduğum da olur. Fakat yine de oturma zamanı gelir. Aslında yazmaya başladıktan sonraki ilk 50 sayfa daha da zorlu bir süreçtir. Umutsuzca romanın akıp gideceği yolu açmaya çabalarım. O aşama büyük sabır, inat ve irade gerektirir. 

“Yazmak; ruhumu özgürleştirdi, bağımsızlık duygumu pekiştirdi” sözleriyle okuyucuya sesleniyorsunuz. Yani yazmak bütün dünyanız, bütün ruhunuz... Hiç yazamamaktan korktunuz mu?

Tabii ki bazen yazamamaktan endişe duyduğum oluyor. Fakat pek fazla değil. Çünkü 40 yıldır yazıyorum ve çok şey yazdım. Bu sürede aslında hem yazmaktan kurtulmak istediğim hem de yazamamaktan korktuğum zamanlar oldu. Yazma ritüeli bir yaşam biçimi dahası bir tür bağımlılıktır. Hele ki edebiyat dünyasına girmiş ve orada sevilmiş bir yazarsanız artık geri dönme, aşağı düşme korkusu taşımazsınız. Olmuyorsa anlarsınız, susar köşenize çekilirsiniz. Zaten insan yazmaktan vazgeçmiyorsa bile uzun süreçte doğal ya da ruhsal nedenlerle yazamayacak duruma gelebilir, çeşitli nedenlerle bıkkınlık ve yorgunluk da duyabilir. Bunun örneklerini gördüm. Kolay ve çabuk yazan biri değilim, yazarken araştırmalar, derin kazılar yapan, bağlantıları önemseyen biri olarak farklı dinamiklerim var. Türkiye’yi, insanımızı anlatıyorum ve yazdıklarımı, tarihsel, psikolojik, kültürel bir temele oturtuyorum. Bir noktada bu ağır işçiliğe gücüm yetmeyebilir. Sonuçta yazmanın emekliliği yok. Ölünceye ya da zihinsel bir çöküşe kadar yazmayı sürdürenler var.

Bir yazınızda şiirle ilgili şunları söylüyorsunuz: “Şiir yazmayı, 1965’e, yazdıklarımın şiir olmadığını anlayınca kadar sürdürdüm ve sonra bir gece tümümü yaktım.” Emeklerinizi, duygularınızı yaktığınız o an ne hissettiniz?

Kendimi emeğime ihanet etmiş hissetmedim. Çünkü bilinçli bir seçimdi. Yazdıklarım şiir değil, çocuksu heveslerdi. Önemli, ünlü şairlerimizi okumaya başladığımda bunu anladım ve vazgeçtim. Yazarların da çöpleri ve onları yok etme hakları vardır. Ben bu çer-çöpün yazar yaşarken yok edilmesinden yanayım yoksa yıllar sonra birileri çıkıyor, bunları yayımlıyor. Örneğin Sabahattin Ali’nin 13 yaşında öğretmen okulunda tuttuğu günlükleri yayımlandı! Okuduğum zaman çok üzüldüm. Sevim Burak’ın da özel mektupları ortaya çıkarıldı. Yazarların çekmecelerinde birikmiş yazı ve notların ya da çöp saydıklarının sonradan yayımlanmasına karşıyım. Aslında yazarlık, yazdıklarınızın yarısını acımadan atabilmektir. Her satırınızı çok iyiymiş, kusursuz güzellikteymiş gibi sakladığınız zaman aslında değerli olan karışıklıkta kayboluyor. Yazar seçmeyi, ayıklamayı bilmeli. Ben tüm romanlarımda bir cümlenin ardından gelen, cümleyi ‘gerekli mi gereksiz mi’ diyerek tartıyorum. Fazla olan her şeyi acımadan atıyorum.

“Kimi kitapları baştan sona okumadan, kimilerini defalarca okuyarak sevdim. Kitapla okur arasındaki ilişkinin gizlerini iyi bildiğimi sanıyorum. Bu çok özel ve tanımı zor bir deneyimdir. Yazmaya gelince, kararsızım. Yazmak ancak yazma sürecinde anlamlı benim için!” Hem okur hem de yazar olma deneyimini yaşamış bir insan olarak, birisinden vazgeçmeniz istense hangisinden vazgeçerdiniz?

Böyle bir ayrım olamaz, okumakla yazmak bir bütündür. Zaten okumazsanız, yazamazsınız. Yazmayı okuya okuya öğrenirsiniz. Nitelikli edebiyat eserlerini okumak kişiye ciddi bir yazma arzusu kazandırır. Söz konusu arzu havadan gelmiyor; okuyorsunuz ve okuduğunuz cümleler sizi kışkırtmaya başlıyor. Okumayı çekip alsanız yazma tutkunuzu da kaybedersiniz. Yani ben ne okumaktan vazgeçerim ne de yazmaktan.

Yazılarınızda, edebiyattaki ‘erkek dili’, ‘kadın duyarlılığı’ gibi birçok cinsiyetçi kavramı değerlendiriyorsunuz. Edebiyat yolculuğunuz boyunca gözlemlediğiniz bu kavramlar üzerinde büyük ya da olumlu değişiklerin yaşandığını düşünüyor musunuz?

Yaşanan acımasız kadın kıyımı ortamında, toplumdaki kadın algısının da inanılmaz kayıplara uğradığı gerçek. Bu çok üzücü. Ancak konu edebiyat olduğunda bu bulaşıcı kadın cinayetlerinin edebiyatımıza yansıması da kaçınılmaz olacaktır. Öte yandan kitaptaki yazılarımda erkek yazarların uzun zaman romanlarında şablonsu kadın karakterlere yer verdiklerini çünkü kadınları yeterince tanımadıkları saptamasında bulunmuştum. Son yıllarda ise kadını daha iyi anlayan ve önyargısız anlatabilen yeni erkek yazarlar çıktı. Aslında Orhan Kemal, kadını en iyi anlatmış, edebiyatımıza gerçekçi kadın tipini sokmuş bir yazarımızdır. Necati Cumalı da öyledir. Ama basmakalıp kadın algısı olan, kadını yeterince tanımayan bir sürü erkek yazarımız hâlâ var.

OKUYUCU NİTELİKSİZ YAYINLARDAN ARTIK SIKILDI

Kitabınızda eleştiri türüne özel bir yer ayırıyorsunuz. Hatta eleştirmenlerin, kitaplarınızla ilgili yaptıkları yorumları aktarmaktan çekinmiyorsunuz. Sizce eleştiri neden önemli, eleştiri kültürünün olmaması edebiyatı nasıl etkiliyor?

Türk edebiyatında eleştiri kültürü yok diyemeyiz. Nurullah Ataç’la başlayan az çok bir eleştiri birikimimiz var. Eleştirinin ortadan kalkması; yayın piyasasının ticarileşmesiyle ilgili. Kitabı, yazarı ve her şeyi metalaştıran, markalaştıran sistemin eleştirmene ihtiyacı kalmadı. Çünkü yayıncı, kendi parasıyla ve gücü ölçüsünde istediği övgü yazısını yazdırıyor, yayımlatıyor ve reklam yapabiliyor. Bu işleyiş karşısında eleştiri geriye düştü ve yok oldu. 90’lı yıllardan başlayarak sermayenin küreselleşmesiyle birlikte sırf Türkiye’de değil bütün dünyada gelişen ticarileşme yayın piyasasını derinden etkiledi. İçeriksiz kitaplar ortalama kültür düzeyine büyük eserlermiş gibi sunuldu. Aklıma ‘Simyacı’ ya da ‘Yüreğinin Götürdüğü Yer Git’’ geliyor. Bu kitaplar bomboştu fakat milyonlar sattı. Ancak eleştirisiz edebiyat olmaz. Ben her şeye rağmen geleceğe umutla bakıyorum. Artık okuyucu niteliksiz yayınlardan sıkıldı, daha iyi şeyler talep ediyor. Bu durumun farkında olan yayınevlerinden önümüzdeki günlerde ayakta kalabilenler belli bir dönüşüme hazırlanmak zorunda. 

 18-06/13/ekran-resmi-2018-06-13-014649-1528913340.png

Anılar İzler Tutkular
İnci Aral
Kırmızı Kedi Yayınevi
160 sayfa / 13 TL

Kaynak:http://www.karar.com/kitap/yazarlik-yazdiklarinizin-yarisini-acimadan-atabilmektir-884315




Bu haber 246 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI