Bugun...


ROMAN SANATI NEDİR VE NİÇİN ROMAN OKUMALIDIR?
Genelde kitap ve özelde roman okumanın gerekliliğini beylik nutuklara sığınıp da yeterince izah edemediğimizde boşa kürek çekmekten başka bir şey yapmış olmuyoruz. İnternet bahanesiyle kitabı reddedenlere verilecek karşılık şudur: “Elektrik kesildiğinde dünyanın hangi bilgisine erişeceksin?”

ROMAN SANATI NEDİR VE NİÇİN ROMAN OKUMALIDIR?
+ -

Bu yazıyı kaleme almamın sebebi açıktan açığa bir zaruretin beni sıkıştırıp durmasıdır. Zaruret hâsıl olmuştur çünkü Türk toplumu roman dediğimiz anlatı sanatının gücünü ve gerekliliğini hâlen daha yeterince idrak edememektedir. Türkiye coğrafyasının ve elbette Türk milletinin tam tekmil bir özeti olarak gördüğüm –taşradaki kendi muhitimin– tutum ve davranışlarından yola çıkarak yirmi birinci yüzyılın (içerisinde yaşamakta olduğumuz bu ilk çeyreğindeki) Türk toplumunun kitap nesnesine ve roman sanatına yaklaşımını sergilemem kaçınılmaz hâle gelmiştir artık. Pek çok hususta olduğu üzere kitap söz konusu edildiğinde dahi bizler hep yüzeysel (derinliksiz) bir tavır takınmaktayızdır. Neredeyse bütün algılarımızın seviyesi düşüktür. Ne gerçek anlamda millet hâline inkılâp edebilmişizdir ne de toplumun bireylerine sayısız sorumluluklar ve yükümlülükler bindiren vatandaşlık bilinci algımızı tastamam pekiştirebilmişizdir.Kitap söz konusu edildiğinde dahi bizler hep yüzeysel takılmaktayızdır ifadesiyle şunu kastediyorum ki, her hususta olduğu gibi kitap kavramını dilimize doladığımızda bile beylik sözler sarf etmenin ötesine geçemiyoruz. Gençlere, çocuklara, kendimizden daha alt seviyede bulunduklarını varsaydığımız diğer vatandaşlara kitap okumanın önemini biteviye anlatır dururuz. Ve fakat çoğu zaman ikna edici olamayız. Kitap okumanın faydasına dair çektiğimiz nutuklar genellikle havada kalmaktadır. Niçin mi? Sebep şudur: Kitap okumanın önemini hep vurgularız, gelgelelim, niçin kitap okunması gerektiğini aslâ ve aslâ izah etmeyiz.    

Vecize özentisi beylik lâflar karın doyursaydı belki sonuç alabilirdik. Tamam, kitap iyi bir şeydir, ama niçin iyidir? Ve niçin kitap okunmalıdır?

Türk Yurdu dergisinin kısıtlı hacmini göz önünde tutarak ben bu yazıda kitap kavramını es geçip doğrudan doğruya roman dediğimiz anlatı sanatının gerekliliğini izah etmeye çalışacağım. Aksi hâlde mevzu çok fazla uzayacaktır.

İster istemez işbu yazıya da beylik ifadelerle başlayacak olursam, insanlık camiasına 1605 yılında sunulmuş olan Don Kişot anlatısının doğurduğu roman sanatı (beylik tanımlama icabınca) toplumun ve toplum içinde yaşayan bireyin aynasıdır. Herhangi bir romancı bize ‘aynaya bak’ derse, bundan kastı elbette ki ayna değil de romandır. Çünkü roman, mecazen değil, hakikaten aynadır. Hem muayyen bir toplumu ve hem de o muayyen toplumu oluşturan bireylerin her birini roman anlatısında bütün yalınlığıyla görebilmekteyizdir. Sosyologundan psikanalizcisine kadar bilim insanlarının göremediklerini, genelde bütün sanatçılar, özelde ise bilhassa romancılar çoğu kez açık seçik görebilmektedirler. Ne kadarını görebiliyorlarsa romanlarına o kadarını yansıtmaktadırlar. René Girard şöyle der: “Romancı, olağanüstü bir toplumbilimci ve olağanüstü bir psikanalisttir.”[1] Hemen her roman yazarının başına gelen şudur: “Üstadım, senin romanındaki filan karakter bizim komşunun biraderine çok fazla benziyor.” İşte bu gayet tabiidir, çünkü romancı büsbütün atmasyon yazıyor değildir. Şüphesiz ki (biyografik romanlar da dâhil) bütün romanlar kurmacadır. Kurmaca demekse hayal demektir. İçini dinlemek veya içinden kurmak şeklindeki halk tâbirlerinin yanı sıra kuruntudediğimiz şeyle kurmaca anlatı arasında pek fazla fark yok gibidir. Dolayısıyla roman sanatı yalan anlatmak hüneridir. Fakat nasıl bir yalan?

Malumdur ki, her yalanın ardında bir gerçek saklıdır. Ve tabii her kurmaca anlatının arka planında birtakım hakikatler vardır. Anlatının Gücü adlı denemesinde Robert Fulford “Anlatı sanatı dedikodudan doğmuştur,”[2] der ki şeksiz şüphesiz doğru bir tespittir bu. Dedikodu, Robert Fulford’a göre, olayları özetlemenin ve anlamlarını araştırmanın kestirme yoludur.

Beylik ifadelere tekrardan sığınacak olursam, roman okumanın faydası nedir diye sorulduğunda, roman okuyan kişinin kelime haznesi zenginleşir, ifade yeteneği pekişir, anadilini daha doğru kullanmaya başlar, algılama ve hızlı düşünme mekanizması daha iyi çalışır, toplum içinde sözü dinlenir kimse hâline gelir, ufku genişler, olaylara ve insanlık durumlarına farklı açılardan bakabilme melekesini palazlandırır, düşünmeyi ve sorgulamayı öğrenir şeklinde tutarlı cevaplar vermemiz mümkün oluyor. Tabiatıyla bütün bu beylik cevaplar doğrudur ve doğrulukları aklı başında kimselerce inkâr edilemez.

Mi acaba?

Ne yazık ki Türk toplumu türünden entelektüel donanımı düşük toplumlarda kitabın peşi sıra roman da yeterince kabul görmüş değildir. Taşradaki kendi muhitimi örnek alarak Türkiye coğrafyası toplumunun kitaba ve romana yönelik tepkisine baktığımda gördüklerim hiç de yürek ferahlatıcı tutumlar olmamaktadır. İlkokul öğretmeni olan bir tanıdığım geçmiş günde bana şöyle demişti: “Metin ağabey, seni ne vakit görsem kitap okuyorsun. Bırak Allah aşkına. Memleketi sen mi kurtaracaksın?” Tabii tanıdığım olan ilkokul öğretmenine şunu diyememiştim: “Sen kitap aleyhtarlığı ediyorsun. Peki ya biz ne ediyoruz? Kitap düşmanı bir öğretmene eti senin kemiği benim diyerekten çocuklarımızı emanet ediyoruz.”

Bu yazıyı haddinden fazla uzatmamak için kendi muhitimden birkaç misal vereceğim şimdi. Aşağıda okuyacağınız ifadelerin tamamı yüksek tahsilli vatandaşlarımızın cümleleridir. Bir teki bile esnaf veya işçi zümresine ait değildir. Lise mezunu vatandaşlarımıza da ait değildir. Tamamı üniversite diplomalı yetişkin vatandaşlarımızın ifadeleridir.

1-     Oku oku n’olcek?

2-     Oku oku nereye kadar?

3-     Kitap okuyunca boyumuz mu uzayacak?

4-     Kitap okuyorsun diye bu yaştan sonra seni de beni de general yapmazlar.

5-     Gençliğimde çok kitap okudum ama hiçbir faydasını görmedim.

6-     Okuduğumuz romanı altı ay sonra nasılsa unutmayacak mıyız?

7-     Gözümüz mü görüyor? Yaş ilerledi artık.

8-     Kitap çok pahalı. Ucuz olsa neden okumayalım?

9-     Kitabın devri geçti artık. Şimdi internet var.

10- Kitap okumak gözleri bozar. Kafayı bulandırır.

11- Kitap okumaya zaman mı kalıyor? Ev bark, çoluk çocuk!

Genelde kitap ve özelde roman okumanın gerekliliğini beylik nutuklara sığınıp da yeterince izah edemediğimizde boşa kürek çekmekten başka bir şey yapmış olmuyoruz. İnternet bahanesiyle kitabı reddedenlere verilecek karşılık şudur: “Elektrik kesildiğinde dünyanın hangi bilgisine erişeceksin?”

Gençliğinde pek çok kitap okumuş olup da hiçbir faydasını görmemiş olan vatandaşımızın beklentisi neydi ki netice alamamıştır? Kitap (ki bu kitap roman da olabilir) okuduğunda hangi beklentisi gerçekleşmemiştir? Kitap okuyorum diye aylık maaşım mı artmalıydı? Roman okumayı tercih ediyorum diye manken gibi bir kişiyle mi evlenmeliydim? Kitap okumayı seviyorum diye yüksek bir mevkie mi sıçratılmalıydım? Gözleri artık iyi görmediği gerekçesiyle kitabı reddeden vatandaşlarımızı gözlemlediğimizde onların ufacık, kargacık burgacık prospektüsleri bile okuyabildiklerine tanık olabiliyoruz. Kaldı ki okuma gözlüğü diye bir şey var. Kitabın pahalı olduğu bahanesine sığınmayı mârifet sanan üniversite diplomalı bir arkadaşımın yakasına geçmiş günde yapışmıştım ve şöyle demiştim: “Anafartalar Caddesi’ndeki Sahaf Turgut’ta nitelikli romanlar üç liradan satılıyor. Beraber gidip seçelim birkaç kitap.” Tabii arkadaş takılmamıştı peşime. Onun niyeti kitabı ucuzlatmak değil, okumak zorunda kalmamak için bahane üretmekti çünkü.

Bu yazıda ben “Türk toplumu niçin okumuyor?” probleminin çözümlemesine yeltenecek değilim elbette. Peygamber Efendimize ilk gelen vahyin OKU vahyi olduğunu vurgulamaya da gerek görmüyorum zaten. Keza bunun böyle olduğunu herkes biliyor. Fakat çok kimse umursamıyor. Oysaki ibadetler sıralamasındaOKUMAK ibadetinin birinci sırada yer aldığını hatırlatmak bile abestir. Abestir çünkü Allah’ın birinci buyruğunu işitmemiş olmak internet çağında imkânsızdır. Gerçekçilik bağlamındaki bir hususa ilişkin şahsî görüşümse şudur: Gündelik hayatın içindeki ilkokul mezunu ayakkabı boyacısından, ortaokul mezunu Köfteci Hasan’dan veya lise mezunu Leblebici Recep’ten kitap okumasını beklemek az biraz hayalcilik olacaktır. Şüphesiz ki istisnalar vardır ve meselâ, benim muhitimde müşteri beklerken kitap okuyan ayakkabı boyacısı yoksul bir çocuk mevcuttur. Başkalarını da tanıyorum. Öyle ki, hiç ummadığım berduş kılıklı bir şarapçının İlber Ortaylı kitaplarına düşkün olduğunu çok sonra keşfedebilmiştim.

Türkiye’de kitabın yanı sıra romana da olumsuz bir yaklaşım vardır dediğimizde (veyahut) her ikisine birden olumsuz tepki mevcuttur dediğimizde esasen pek de doğru sayılamayacak bir saptamada bulunmuş oluyoruz fikrindeyim. Kitaba yönelik tepkiden veya romana dair olumsuz yaklaşımdan ziyade esasenumursamazlık vardır dersek kanımca daha usturuplu bir tespitte bulunmuş olacağız. Çünkü herhangi bir şeye –olumsuz da olsa– tepki verdiğimizde o şeyi aslında az biraz umursuyoruz demektir. Hâlbuki Türkiye gibi ülkelerdeki milyonlarca vatandaşın dünyasında kitap mitap yoktur. Sözlük mözlük de yoktur. Dolayısıyla roman da yoktur. Yani açıktan açığa umursamazlık vardır. Ve tabii zerre umursamadığımız bir şeye olumlu veya olumsuz tepki vermemizse kâbil değildir.

Peki ya, bütün bunların ötesinde niçin bilhassa roman okumalıyız?

Her şeyden evvel, roman okuyan vatandaşlar arasında duygudaşlık oluşmaktadır. Çalıkuşu romanını okuyan hemen her okur işbu roman karşısında müşterek bir tavra bürünecektir. Türkiye’nin doğusundaki vatandaş da batısındaki vatandaş da Çalıkuşu romanını okurken Çalıkuşu Feride’nin tarafında yer alacaktır. İdealist Türk kızı Çalıkuşu Feride’yi sevmeyecek bir okura tesadüf etmek neredeyse imkânsızdır çünkü. İşte bu sebeple, roman okumak demek, vatandaşlar arasındaki duygudaşlığı pekiştirmek demektir. Fransa’da kırk civarında etnik grup bulunmaktadır. Fransız İhtilâlı öncesinde Fransa’daki etnik grupların her biri kendi anadiliyle konuşmaktaydı ve Fransız toplumunun sadece yüzde yirmi beşi Fransızca biliyordu. Fransız Bilimler Akademisi işte asıl bunun için kurulmuştur ve Victor Hugo kır’atında muharrirlerin romanlarını okuyan Fransa vatandaşlarının yüzde yüzü peyderpey Fransızcayı benimsemişler, Fransız dilinin ve Fransız kültürünün etrafında bütünleşerek milletleşme süreçlerini tamamlamışlardır. İşte bizim sorunumuz buradadır. Ve işte bunun için roman okumamız gerekmektedir. “Kitap okumak çok faydalıdır arkadaşlar,” şeklindeki beylik sözlerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına kitap sevgisi zerk edemeyiz. Tamam, kitap faydalıdır da, ama niçin faydalıdır? İşte bunu izah etmemiz ve işte bu şuuru vermemiz lâzım geliyor.

Asıl meselemiz, üniversite diplomalı kitapsız vatandaşlarımızdır. Yine öyle ki, ömrü boyunca tek bir kitap bile okumadan yaşayıp ölen yüksek tahsilli vatandaşlar tanıdım. Belki belki üniversite sıralarındayken (ama o da hocasının dayatmasıyla) birkaç roman okumuştur bu kitapsız vatandaşlar. İşte esas mesele budur. Fransa’da yahut Japonya’da roman okumayan tek bir öğretmen bulabilecek miyiz? Bırakın herhangi bir öğretmeni, Türkiye gibi ülkelerde edebiyat öğretmenleri bile maalesef okumuyorlar. Hemen itiraza yeltenmeyiniz lütfen. Kitap okumayı seven öğretmenlerimize sözüm yoktur zaten.

Fransa’daki Sefiller romanının bizdeki muadili Çalıkuşu romanıdır. Fransız İhtilâlı’nın ruhunu yansıtan ve bu ruhu Fransız vatandaşlarına zerk eden eser Sefiller anlatısıdır. Türk İnkılâbı’nın ruhunu yansıtan eserseÇalıkuşu anlatısıdır. Vatana hizmet aşkıyla yanıp tutuşan ve bu uğurda İstanbul’da kalmayı reddedip de Anadolu’nun gariban çocuklarını eğitmeyi tercih eden idealist genç öğretmenimiz Çalıkuşu Feride esasen Dişi Atatürk’tür. Köhnemiş bir imparatorluğun küllerinden binbir zahmet neticesinde fışkırmış olan Genç Cumhuriyetimizin şiddetle ihtiyaç duyduğu örnek vatandaştır Çalıkuşu Feride karakteri. İşte bu itibarla her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken kitapların başında gelmektedir Çalıkuşu Feride’nin hikâyesi. Ne var ki, Türkiye’mizde Çalıkuşu romanını okumamış olan milyonlarca vatandaşımız bulunduğu gibi, esefle vurguluyorum, Çalıkuşu romanını okumamış olan binlerce öğretmenimiz de vardır. Daha da vahimi, Çalıkuşu Feride’nin hikâyesini umursamayan pek pek pek çok Türkçe ve Edebiyat öğretmenimiz de vardır. Kendilerine niçin okumuyorsunuz diye sorduğunuzda şu cevabı alıyorsunuz: “Çalıkuşu filmini televizyonda izlemiştim zaten.”

İmam bilmem ne ederse cemaat bilmem ne eder düsturunca, kimi öğretmenler okumuyorsa, hattâ ve hattâ birtakım akademisyenler bile okumuyorsa, televizyonu bahane edinen sade vatandaşı kınama hakkımız doğabilir mi? Hem kendi muhitimde hem de muhitimin dışına çıktığımda bana pek çok kez şöyle söyleyenler olmuştur: “Neden roman okuyalım ki? İşimizi gücümüzü bırakıp aşk meşk mi okuyacağız?” Türk toplumundaki roman algısı ekseriya böyledir. Kurmaca anlatıların aşk meşk fasaryaları olduğu önyargısı bizde epeyce yaygındır. Oysaki aşk-meşk diyerek romana ve hikâyeye dudak büken vatandaşlarımıza “Akşamları evde kanepe karşısına kurulduğunda ne yapıyorsun?” diye sorduğunuzda, “Yerli dizileri izliyorum,” karşılığını alıyorsunuz. Peki yerli diziler buz gibi aşk-meşk ve entrika ve kurmaca fasaryalar değil midir?

Niçin roman okumalıyız sorusunun bir cevabı da şudur: Sorgulamayı öğreniriz, sözün gelişi değil, gerçekten sorgulamayı öğreniriz. Zira bütün romanlar toplum ve birey eleştirisidir. Roman okuru peyderpey derinleşir. Hayata ve insana bakışı değişir. Dünya içindeki duruşu başkalaşır ve dönüşür. Bir tekâmül söz konusudur burada. Franz Kafka’nın Dönüşüm romanına bu açıdan bakabiliriz meselâ. Endülüslü İbn Tufeyl’in robinsonad kurmacaların atası kabul edebileceğimiz Hay bin Yakzan adlı anlatısı da böyledir. Roman, toplum ve birey eleştirisidir demiştik. Fakat tek yönlü eleştiri değildir bu. Roman, bize, yalnızca kusurlarımızı ve sakatlıklarımızı göstermez. Toplumun ve bireyin erdemlerini de sergiler. Birtakım davranışlarımızın veya zihniyetimizdeki kimi unsurların doğru olduğunu hatırlatır bize roman sanatı. Bizi sarsar, silkeler, hırpalar, yıpratır; bütün bunlarla birlikte bize hangi türden tutumlarımızın yanlış olmadığını işaret eder.

Sanatçı (bu yazıda romancı) hayal kurmasını bilen insandır. Bilim insanlarının, akademisyenlerin, mühendislerin ve benzerlerinin hayal dünyaları nispeten kısıtlıdır. Keza onların görevi hayal kurmak da değildir. Sanatçının görevidir hayal kurmak. Diğerlerinin göreviyse, sanatçıların kurdukları hayalleri mümkün mertebede kuvveden fiile indirmektir. Yani gerçekleştirmektir. Dünya dışına seyahat etmek düşünü Jules Verne kurgulamıştır ve NASA bu düşsel kurgudan yola çıkarak Ay’a yolculuğu gerçekleştirmiştir. Hâlbuki kendi zamanında Jules Verne’nün romanlarına uçuk anlatılar gözüyle bakılmaktaydı. Buna rağmen, sanatçısının değerini bilen, sanatçısının hayallerini göz ardı etmeyen toplumlarda sıçramaların vuk’u bulduğu bir gerçektir.

Şeyh Galib’in meşhur Hüsn ü Aşk anlatısının esas oğlanı Aşk –kayıp olan Hüsn adlı esas kızı arayıp bulmak emeliyle yollara düştüğünde– olağanüstü bir şehre varır. Her tuğlası mücevherlerle işlenmiş, güneş gibi parıl parıl parıldayan erdemli bir şehirdir burası. Ütopik anlatıcıların Güneş Ülkesi’ni hatırlatan olağanüstü bir şehir. Hüsn ü Aşk mesnevisinin 1941’inci beyti mealen şöyledir: “Burası öyle bir şehirdir ki, caddelerindeki döşeli taşlar bile sözden anlayan incilerdir.” Hüsn ü Aşk hikâyesindeki erdemli şehrin tasvirinde sembolik unsurlara yer vermiş olduğunu Şeyh Galib her ne kadar belirtiyorsa da, “caddelerindeki döşeli taşlar bile sözden anlıyordu” ifadesinden yola çıkarak Şeyh Galib’in daha on sekizinci yüzyılda ATM makinesini hayal etmiş olduğunu varsayabilir miyiz? Bu belki uçuk bir varsayım olacaktır ama Hüsn ü Aşk’ın 1942’nci beytine bir bakalım: “Cadde ırmak gibi süratle akıyordu; orada adım atıp yürümeye hiç gerek yoktu.” İşte bu beyit Şeyh Galib’in kendi asrımızdan yaklaşık iki buçuk asır öncesinde motorlu araçlar trafiğini düşleyebildiğini göstermektedir. “Irmak gibi süratle akan caddede adım atıp yürümeye hiç gerek yoktu” ifadesinden motorlu araçlar trafiğini anlayabileceğimiz gibi, otomatik yürüme bantlarını da tasavvur edebiliriz. Şeyh Galib, aynı eserinin 1947’nci ve 1949’uncu beyitlerinde, ışıltılı libaslarıyla kanatlı askerlerin gökyüzündeki ışığı azalan yıldızlar gibi görünmez olduklarından söz eder ki, acaba bu sembolik ifadeleri uçak dediğimiz araca yorabilir miyiz?  Ve tabii ışık saçan askerleri de fosforlu üniformalar giyinmiş pilotlar şeklinde tanımlamamız mümkündür herhalde. 1959’uncu ve 1960’ıncı beyitlerde ise mealen şöyle denmektedir: “O tertemiz şehrin ışıklı zemini, bilincin her şeyi gösteren aynasına benziyordu. O nurlu zemin her yansımadan, bir araya toplanmış binlerce ruh gösterdi.” Ne dersiniz; televizyona mı telmihte bulunuluyor burada? 1961. beyit ise şöyledir: “Bu olağanüstü şehirde daha nice yüksek saray vardı ki, hepsi de zatüssüverin benzeriydi.” Kim bilir belki yüksek saraylardan kasıt gökdelendir. Ve son olarak 1963’üncü beyitteki “Her evin penceresinden Çin padişahının kızı gibi binlercesi bakmaktaydı” ifadesinden nüfusun çok fazla arttığı, genetik araştırmalar neticesinde insan neslinin ıslah edilerek daha da güzelleştirildiği hükmüne varabilir miyiz? Her ne kadar Hüsn ü Aşk’taki bütün bu ifadeler sembolik de olsa, Şeyh Galib’in daha on sekizinci asırdan yüksek teknolojiye işaret etmiş bulunduğunu tahayyül etmemizde herhangi bir beis yoktur. Nitekim Şeyh Galib, söz konusu mesnevinin Zatüssüver Kalesi bahsinde, işbu kalenin duvarlarının fevkalâde ve capcanlı resimlerle dolu olduğunu, hayal tılsımından ibaret bu resimleringörüntüler şehrinin vergisi olduğunu belirtir ve bütün bu resimlerin tılsımları gerçeğe uygun değildirtarzında bir ikazda bulunur ki, biz bunu sanal görüntü (televizyon) olarak pekâlâ algılayabiliriz.

Kusurlarımızla beraber erdemlerimizi de sergileyen roman sanatının bizde güdük kalmasının sebeplerine girmeyeceğim. Bizde günah çıkartma yoktur, itiraf cesareti zayıftır ve tabii sorgulama kültürümüz epeyce cılızdır. Rönesans Avrupa’sında Tanrı kavramı bile sorgulanıyorken, Ortaçağ karanlığının Kurgusal Tanrısımercek altına alınıyorken, matbaada basılan milyonlarca kitap burjuva sınıfı tarafından üretiliyorken ve kapışılıyorken, bizde tam tersi bir keyfiyet yaşanmıştır. Şöyle ki: El Cezerî adlı bilim adamımızın Selçuklu Türkiye’sinde icat ettiği mekanik robotlar bertaraf edilerek Osmanlı’da pozitif bilimler medreseden kovulmuştur. Aradaki fark budur. Müslüman coğrafyasının son büyük dehâsı olan İbn Haldun’unMukaddime’sinden öteye geçememiştir Şark dünyası. Mimar Sinan’da takılıp kalmışızdır. Ahi Evran’ın iktisadi görüşlerinin Adam Smith ve Max Weber ayarında olduğunun farkına bile varamamışızdır.

Dede Korkut boylamaları ve Dânişmendnâme kitapları türünden anlatılardan ötürü bizde hem hikâyenin (modern hikâyenin) hem de romansın nüvesi zaten vardı. Batıdaki şövalye hikâyelerine benzetebiliriz herhalde. Ne var ki, iç dünyaya veya metafizik cepheye dönük tasavvufî tahkiyeden dünyevî anlatıya geçmeyi Tanzimat sonrasına kadar düşünmedik bile. Günümüz insanına artık tat vermeyen mesnevîformunun roman anlatısına en fazla yaklaşmışı kanımca Hüsn ü Aşk tecrübesidir. Bizdeki ilâhî aşk arayışından sarfınazar edip de ayakları yere basan insana, sorgulayan insana, itirafçı insana, dünyaya dönük insana geçiş yapabilseydik roman dediğimiz anlatı sanatını belki Garp değil de Şark icat edecekti. Şahsî kanaatimce, Batının insanlık âlemine kazandırdığı en faydalı unsurlardan biridir roman.

Bizdeki hidayet romanlarının basitliği ve yüzeyselliği ortadadır. Ateist Alman kızı Helga herhangi bir sebeple sabahleyin Türkiye’ye gelir, kuşluk vaktinde tesadüfen çarpıştığı haysiyetli Türk esas oğlanla tanışır, tez zamanda ona gönül verir, ikindiye doğru kalbi İslâm’a ısınmaya başlar ve akşamleyin de kelime-i şahadet getirerek Müslüman olur. Din veya kültür değiştirmek bu kadar kolay mıdır? Almancadan başka dil bilmeyen Helga’nın dili kelime-i şahadete hemencecik nasıl dönebilmiştir? Niçin iç çatışma hiç yaşanmaz? Tereddüt neden bu kadar yapaydır? Çünkü bizim romancımızda entelektüel birikim çapsızdır. Sosyoloji çalışmadan, psikoloji ve psikanaliz öğrenmeden, mitolojik arka planı esas almadan, arketipleri umursamadan, toplumun müşterek şuuraltına sızmadan, yeterince gözlem yapmadan, masa başına değil de sokağa çöreklenmeden, tarih felsefesine meyletmeden, İslâm ilâhiyatının yanı sıra Hıristiyan teolojisine eğilmeksizin hakiki roman yazılamaz. Aksi hâlde, tarihî roman yazacağım derken Fatih Sultan Mehmet’e sigara bile içirtiriz. O dönemde tütün biliniyor muydu haberdar olamayız. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanına bakmamız yeterlidir. Bu romanın esas oğlanı bir katildir ve esas kızı da fahişedir. Ve bu roman (Dostoyevski’nin bütün romanlarında olduğu gibi) hem toplumu, hem insanı, hem adaleti ve hem de Tanrı’yı sorgular. Ve neticede, bu romanın final sahnesinde, esas oğlanla esas kızın elinde mukaddes kitabı görürüz. Katil ve fahişe iman etmiştir. Hidayet romanı işte budur. İç çatışmanın had safhaya çıktığı çıldırtıcı bir sorgulamanın hikâyesidir Dostoyevski romanları. Tolstoy’un Diriliş romanı da böyledir. Yoksul bir hizmetçi kızı iğfal etmiş olan aristokrat esas oğlanın pişmanlığını, çırpınışlarını, kendisini yoksul kıza bağışlatma tutkusunu anlatır bu roman.

Roman sanatı –doğası gereği– popülisttir diyebiliyoruz. Okunması zor, son derece çetrefilli romanların yazılmasına rağmen bu böyledir. Tıpkı uzun metrajlı sinema filmleri gibi. Türk insanının tipik yargılarından biri de şudur ki, genelde kitap ve özelde roman okumaları yapmak sadece aydın zümresine mahsustur. Yahut roman türünden kitapları okusa okusa edebiyatçılar okur şeklinde yaygın bir tutum vardır ülkemizde. Bu durumda, düz mantık yürüttüğümüzde, sinema filmlerini de yalnızca artistler seyretmelidir hükmüne varabiliriz. Ama vaziyet bu merkezde değildir tabii. Nasıl ki sinema filmleri herkes için çekiliyorsa, romanlar da yine herkes için yazılmaktadır. Akademik kitapları herkes okuyamaz fakat toplumun her kesiminden vatandaşın okuyabileceği seviyede romanlar hep vardır. Nitelikli okur diyoruz, vasat okur diyoruz, vesaire diyoruz. Şimdi artık internet var, kitabın devri geçmiştir şeklindeki yaklaşım tarzı bütünüyle tutarsızdır ve sakat bir yaklaşımdır. Teknolojik düzeyin en fazla yüksekte seyrettiği Japonya ve Fransa gibi ülkelerde kitap (ve roman) okuma oranı niçin daima artmaktadır? Kaldı ki internet bahanesine sığınan vatandaşlarımız sanal ortamdan dahi bilgiye erişmeyi zül addetmektedirler. Ve tabii ülkemizin sorunlarından en fazla yakınanlar da aynı vatandaşlardır. Câhil kalmakta ısrar eden diplomalı cühelâ kitlesini kastediyorum. Bilgisiz toplumların bilgiyi talep eden toplumlarca sömürüldüğü gerçeğini görmezden gelmekse ayrı bir kısırdöngüdür. Türk toplumu türünden düşük seviyeli toplumların hâl-i pürmelâli öylesine kaygı vericidir ki, bizim ülkemizde daha henüz kitap ile dergi arasındaki farkı bilmeyen vatandaşlar yaşamaktadır. Hiç abartmadan ifade ediyorum ki, geçmiş günde beni düzgün görünümlü bir şahısla tanıştırırlarken “şehrimizin romancısıdır” ifadesini kullanmışlar idi. Ve düzgün görünümlü şahıssa bana şöyle sormuş idi: “Roman nasıl bir şey? Ders kitabı gibi bir şey mi?” Bu akıl almaz soru karşısında afallamıştım ve nasıl bir cevap vermem gerektiğini kestiremediğim için de sükût hakkımı kullanmıştım. Birkaç dakika sonrasında meraka kapılarak söz konusu düzgün görünümlü şahsa mesleğini sormuştum. İnşaat mühendisiymiş. Tabii ben, bu şahsa Oğuz Atay’dan hiç söz etmedim, çünkü Oğuz Atay diyecek olsaydım bu düzgün görünümlü vatandaş belki de Oğuz Atay’ı mahalle muhtarı falan zannedecekti.

Bütün bunların ötesinde, ister destan, ister masal, ister mesnevi, isterse çağdaş hikâye veya roman olsun,anlatı bir ihtiyaçtır. Ve tabii tiyatro, sinema, televizyon, gazete ve hatta internet, bunların hepsi de birer anlatı aracıdırlar. Ahlâk felsefecisi Alasdair MacIntyre Erdemden Sonra isimli kitabında şöyle yazıyor: “Çocuklar hikâyeler öğrenerek büyür, ülkeler ve toplumlar da öyle. Çocukları hikâyelerden mahrum bırakırsanız, onları hem davranışlarında hem de konuşmalarında öngörüden yoksun kekemelere dönüştürmüş olursunuz. Kendimizinki de dâhil, herhangi bir toplumu anlayabilmek için, o toplumun köklerindeki dramatik yakıtı oluşturan hikâyeler bütününü bilmemiz gerekir.”[3]

A.Robbe-Grillet ise şöyle diyor: “Aslında edebiyat sistemli bir biçimde ve oldum olası başka şeyden söz açar. Onda iki dünya vardır: Bilinen dünya ve gerçek dünya. Bunlardan birincisi görülebilen dünyadır, ikincisi ise önemli dünyadır. Romancının görevi arabuluculuktur burada. Görünen, belki de bütünüyle boş ve anlamsız olan şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş gerçekliği yansıtmak… Politikacılar olsun, başkaları olsun, kitaptan salt basmakalıp şeyler isteyen ve itirazdan korkan herkes, edebiyattan çekinir.”[4]

Uzun sözün kısası, bir toplumda roman sanatı yeterince yer edinemiyorsa o toplumda felsefî düşünüş yok demektir. Toplumu sorgulama dahi yok demektir ve bireylerin sadece birbirlerini değil aynı zamanda bizzat kendilerini de muhasebeye çekmeleri yok demektir. Dolayısıyla kitapsız (ve romansız) toplumlarda kültür ve bilgi çok zayıftır. İnternetin icadıyla kitabın devri geçmiş falan da değildir. Nazmın (mesnevinin) devri geçmiştir. Günümüz insanı nesre yönelmiştir. Çağımız aynı zamanda roman çağıdır. Ufuk açıcı her roman mukaddestir. Şahsî fikrime göre Suç ve Ceza adlı şaheserimiz roman yazarları zümresinin kutsal kitabıdır. Çünkü bu roman en yetkin bir şekilde anlatır insanı. Dostoyevski ise roman yazarları tayfasının piridir, üstadıdır ve evliyasıdır. Dostoyevski’nin özel hayatındaki günahkârlığı sadece kendisini bağlar. Bize lâzım olansa Dostoyevski magazinciliği yapmak değildir de Dostoyevski’nin eserini çalışmaktır. Selçuklu asırlarında mekanik robot üretebilen akılcı bir Türkiye’den vazgeçip Kayseri Uçak Fabrikasının kapısına kilit vuran bir Türkiye’ye geçiş yapabiliyorsak artık aynaya bakmamızın zamanı çoktan gelmiş demektir. İşte o ayna roman sanatı dediğimiz aynadır. Ve her nitelikli roman buram buram akılcılık kokar. Bilgiçlik taslamak gayretkeşliğiyle lâfın belini eğip bükmeye de hâcet yoktur. Allah’ın âyeti gayet açık ve nettir:

 “Aklını kullanmayan toplumların üzerine pislik yağdırırız.

 “Türk Yurdu, sayı 334, Haziran 2015” den alınmıştır.

Metin SAVAŞ

KAYNAKLAR

 [1] René Girard, Yeraltı İnsanı Dostoyevski, İstanbul 2014.

 [2] Robert Fulford, Anlatının Gücü, İstanbul 2014.

 [3] Robert Fulford, age.

 [4] A.Robbe-Grillet, Yeni Roman, İstanbul 1981.






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI