Bugun...


Necdet CURA yazdı: "TÜRK MİLLETİNE KUŞATMA: GEÇMİŞİN SESİNİ DİNLE!"
Ankara Temsilcimiz Necdet CURA yazdı: "TÜRK MİLLETİNE KUŞATMA: GEÇMİŞİN SESİNİ DİNLE!"

Necdet CURA yazdı: "TÜRK MİLLETİNE KUŞATMA: GEÇMİŞİN SESİNİ DİNLE!"
+ -

TÜRK MİLLETİNE KUŞATMA: GEÇMİŞİN SESİNİ DİNLE!

Asırlar boyu yeryüzü coğrafyasında sürekli yer değiştiren ve bu yer değiştirmesinin yanında medeniyet faaliyetlerini ihmal etmeyen, şehirler kuran, medreseler açan, eserler veren ve bu kubbede hoş bir seda bırakmak için ömrünü veren milyonların ismidir, bir milletin ismidir Türk.

İnsanlar, ilk asırlardan beri savaşıyor. Önce mızrak ve sopa vardı, sonra kılıç ve kalkan oldu. Zaman geçti, sular aktı. Ormanlar büyüdü. Bu silahların adı tüfek oldu.  Top oldu. Ateşli silahtı. Çağ değişmiş, silah bu değişime sessiz kalmamıştı.  Silah bu değişime sessiz kalmadıysa bu milletin sesi de çağladı. Bir Türk bunun üzerine sessiz kalmayarak gönlündekileri döktü, ‘’Tüfek çıktı mertlik bozuldu.’’ dedi. Bunu diyen Yeniçağ diye sınıflandırdığımız dönemde yani 1500’lü yıllarda yaşayan Köroğlu oldu.  ‘’Benden selam olsun Bolu beyine’’ dedi. Adına destanlar yazılan, destanlar okutulan Köroğlu.

Türkler, yayıldılar. İmparatorluklar kurdular. Gök Tanrı inancı yerini İslamiyet’e bıraktı. Kılıç nasıl kendini tüfeğe bıraktıysa Türklerde coğrafyalarını değiştirdi. Bir süre sonra Selçuk ile Çağrı beylerin Türkmenleri Anadolu’yu keşfetti. Malazgirt, Pasinler ve bir sıra mücadele sonrası burası onların yeni yurdu oldu. Anadolu topraklarını yurt eylediler. Yurt olması, Haçlı alemini rahatsız etti. Yüzbinlerce asker, Avrupa’nın kalbinden çıkıp bu bereketli yarımadaya sefer düzenledi. Haçlı Seferleri ile anılan harpler başladı. Türkler, var güçleriyle mücadele ettiler. İznik’te Haçlılara karşı vur-kaç taktiğini uygulan Sultan  Kılıçarslan az güçle, büyük orduları yıprattı. Çok kanları döküldü, büyük katliamlar gerçekleşti.  Masum insanlar öldü.

Öyle bir sıra gelmişti ki, Anadolu’da beylikler kuran Türklerden adı Osman olan bey, Hrıstiyan yani onun için düşman olan Bizans’a karşı sınır komşusu(uç beyi) olmuştu. Bu durumdan istifade edip devletinin sınırlarını genişletti.

Onun torunları alınamaz denen, dünyanın başkenti, imparatorluklar şehri, yeryüzünün incisi, Konstantin’in şehri denilen  o güzel şehri aldılar. Bu saatten sonra adı İstanbul olacaktı. Bu başarı Fatih ünvanıyla kendini çağına yazdırdığı gibi çağının sonrasına da aktaracak olan Fatih Sultan Mehmet’e nasip olacaktı. Tam anlamıyla bir Rönesans entelektüeliydi Fatih. Hocası Akşemseddin idi. Hücre ile ilgili ilk çalışmaları yapan Akşemseddin. Fatih’i ruh ve akıl anlamında yetiştiren Akşemseddin.  Aklı ve imanından şüphe etmiyordu Fatih. Osmanlı’nın şehzadelerini gönderdiği Manisa’da yetişmiş, bu şehri feth etme planlarını bu şehirde yapmıştı. Çok genç bir yaştaki bu başarısı, Ortaçağ adını verilen çağı kapatıyordu çoğu tarihçiye göre.

Yavuz adı ile anılan, sert ve otoriter bir torunu oldu Fatih’in. Doğu ve Güney sınırlarındaki iki büyük devlet ile mücadele etti. Şah İsmail’in erken yaşlarda iktidarda olduğu, Şii mezhebinin koruyucusu Safevi Devleti ile mücadele etti. Her iki Türk’ün çarpışmasıydı bu. Kazanan Yavuz Sultan Selim oldu. Devletin güney sınırlarında ise vakt-i zamanında Moğolları durduran Sultan Baybars’ın  devleti, Memlük Devleti ile mücadele etti. Mısır’a geldi. Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Mısır ve kutsal topraklara Hicaz’ın hükumdarı oldu. Hakim-ül Haremeyen demedi kendisine, Hadim-ül Haremeyn dedi. İslamiyet dininin iki mukaddes şehri Haremeyn ifadesiyle ifade ediliyordu. Bu toprakların hakimi değil, hizmetkarı olarak kendini bildi Sultan Yavuz. Kısa sürdü saltanı. 8 yıl kadar oturduğu tahtta devletin sınırlarını genişletti. Genişletmekle kalmayıp Mısır seferi ile prestiji değişti. İslam aleminin liderliği yolunda mücadele eden Ortadoğu’daki büyük devletleri yenmişti. Artık sırada Batı alemi vardı. Hrıstiyan Avrupa’ya karşı sefere çıkma vaktiydi. Fakat, unutulan ve ihmal edilen hastalığı öldürdü Yavuz’u.  Şirpençe denilen hastalık sırtında çıkmıştı.  Bu hastalık ense ve sırt gibi bölgelerde çıkardı. Rengi koyu kırmızıydı. Yavuz bu hastalığı ihmal etmiş ve inandığı dinin adını yayan bir hükumdar olarak yavaş yavaş fani dünyadan göç ediyordu.  Arkasında dolu bir hazine ve Manisa’da tahta mücadele etmeden çıkan bir Süleyman bıraktı. Kanuni Sultan Süleyman.

Fatih ile devlet, imparatorluk olarak anılır.  Kanuni ile bu imparatorluk artık zirve noktasındadır. Rodos ve Belgrad gibi iki mühim mevkinin alınmasıyla Ege ve Akdeniz dünyasındaki seferler hızla ilerlerken, Orta Avrupa’ya atlarını sürecek olan Türklerin kılıç sesleri Viyana’ya kadar kendisini dinletecektir. Safeviler ile mücadele bugün kan ağlayan, gözyaşı döken Bağdat’a kadar sürecektir. Fuzuli, Baki, Matrakçı Nasuh gibi sanatçılar devletin kültürel anlamdaki kudretini gösteriyordu. Mimar Sinan mührünü, Süleymaniye ile vurdu. Yıllar sonra Yahya Kemal’in bayram sabahlarını içini aşk  ve neşe ile dolduran Süleymaniye.

Zaman geçerken, saat durmazken, kanlar akarken, eli kalem tutanların dili nasır tutmaya başladı. Bir süre sonra rehavete, tembelliğe kapıldılar. Devlet işleri ihmal edildi, aksadı. Bu elbette hemen olmadı. Sınırların genişlemesiyle birlikte padişahlar sefere çıkmıyordu. Artık serdar-ı ekrem ünvanıyla anılan güçlü sadrazamlar dönemi başlıyordu. Sultan, başkentte oturmayı tercih ediyordu. Zamanla devlet adamları bozuldu. Medreseler bozuldu. Avrupa, karanlık dönemini tarihin arka yapraklarına bırakırken Türkler, gerçek ilmi yavaş yavaş kaybetmeye başladılar. Avrupa, ‘’yeniden doğuş’’a giderken Osmanlı kendi içindeki mücadelelerle boğuşuyordu.

 Gün geldi, çattı. Duraklama içinde olan imparatorluk içinden yaşlı bir sadrazam çıktı. Köprülü Mehmet Paşa ve sadaret yılları fazla uzun sürmedi. Ondan sonra gelen oğlu Fazıl Ahmet Paşa  devletin kangren haline gelen meselesini, Girit meselesini halletti. 24 Yıl boyunca kuşatılıp alınamayan adı sonunda alındı. İlerleme devam etti. Uyvar adı verilen kale feth edildi. Avrupa ile 1606 sessizliği bitti.

İkinci Viyana Kuşatması…

Yapılan hatalar neticesinde, Türkler Orta Avrupa’yı terk etti. Bu bozgun akabinde daha büyük bozgunları getirdi. Bu süreçte yenilik hareketleri başladı. İlk iş olarak Yeniçeri Ocağı’na el atıldı. İlk denemeler başarısız olsa bile II.Mahmud bunu başarıyla gerçekleştirdi. Darbeler birbirini izlerken, topraklar yavaş yavaş kaybedildi. Bu kaybedilen toprakların tarihi kanla yazıldı. Bu  acılar hala dimağlarımızda tazedir.  Tuna isminde erkek ismi çoktur. Aynı şekilde apartman ismi de. Bu bir milletin hafızasıdır. Plevnme Müdafaası(93 Harbi) olarak bilinen savaşta Gazi Osman Paşa, çok büyük bir kararlık ve cesaret ile Rus ordusuna karşı direndi. Bu direniş hem Türk tarihine hem de Askeri Tarih için bugün hala okutulan kıymetli bir direniştir. Balkanlarda filizlenen ve yeşeren Osmanlı, 1912 senesinde girdiği Balkan Savaşları ile çok büyük bozgunlar yaşadı. Plevne ile başlayan Balkan göçleri ile bugün daha çok ülkenin Ege ve Marmara bölgesine oldu.

 I. Dünya Savaşı kaçınılmaz durumdaydı. İttifak ile İtilaf devletleri mücadele etti. Osmanlı, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Çanakkale Savaşı sonrası bu ittifaka katılan  Bulgaristan…

Çanakkale ile az sayıda top, tüfek ve teçhizat ile dünya tarihinin en kudretli ve ihtişamlı donanmasına mücadele eden Türkler, bu savaştan zaferle ayrıldı. Sonuçları bir tarihi değiştirdi. Bir tek Türklerin kaderi değişmedi. XVI. Asırdan bu yana güçlenen önce Knezlik sonra Çarlık kuran Rusya’nın da kaderi değişti. Sovyetler, devrim yaptı. Savaş uzadı. Savaş, Arap nüfusun yoğun olarak bulunduğu Osmanlı topraklarına sıçradı ve bir diğer direniş daha; Kut’ül Ammare…

Irak topraklarında, Bağdat yakınlarında olan bu merkezde İngiliz ordusunun kuvveti kırıldı. Komutanları esir alındı.  İngilizler bu hezimetlerini hiçbir zaman unutmadılar. Bu başarı fazla uzun sürmedi ve I. Dünya Savaşı ile Osmanlı, Sevr ve Mondros’a mahkum edildi.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi, dağılmadan evvel toplanır ve bir karar alır.

Misak-ı Milli…

Bugün bu sınırların önemli bir kısmı gerçekleşse bile Batum, Suriye, Irak, Batı Trakya için taviz verilen topraklar vardır.

Türkler, tarihin ilk dönemlerinden beri bağımsızlıklarına düşkünlerdir. Mete Han’ın ‘’her şeyden vazgeçip topraktan vazgeçmemesi’’ ile anlatılan olay, bağımsızlık denen olgunun kadr-i kıymetini göstermektedir. Bağımsızlıklarını korumak ve işgal edilen son toprak parçasını yani Anadolu’yu, yani son kaleyi kurtarma çabası içine girdiler. Devrin aydınları sürgüne gönderildi, meclis basıldı, işgali protesto eden mitingler yapıldı. Halide Edip Adıvar’ın meşhru ‘’Sultanahmet Mitingi(10 Ekim 1919)’’ işgali kınayan ve kalabalıkları toplayan bir miting olarak hafızalara kazındı.

15 Mayıs 1919 tarihi, önemli bir tarihtir. Osmanlı’nın yüzyıllarca hükmettiği ve Dağılma döneminde isyanlarla ve kazanımlarıyla Osmanlı’dan kopan Yunanistan, İzmir’i işgal eder. 19 Mayıs 1919 tarihinde ise Mustafa Kemal, Samsun’a ayak basar. Kurtuluş meşalesi yakılır. Batı cephesindeki düzenli ordunun başarıları, Doğu’da Ermeni güçlere karşı verilen harpler, Güney cephesinde ise Kuva-yı Milliye’nin mücadelesi sonucu Anadolu düşman askerlerinden temizlenir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulur. İnkılaplar gerçekleşir. Hilafet ve Saltanat gibi makamlar kaldırılır. Çok ciddi yenilikler yapılır. 

Bunca yıllık Türk tarihini bir kere de su gibi içmek ve anlamak çok zor. Belki de imkansız.  Bunca asırları kapsayan mücadelelerden alınacaklar dersler mevcuttur. Bu derslerin yanında ne olursa olsun, karakteri değişmeyen Türk milleti vardır.

Bu yazı, geçmişin sesidir.  Direnişin ve kuşatmanın sesidir. Hatırlayın, Mozart II.Viyana Kuşatması(1683) sırasında Mehter marşlarından etkilenip bir eser ortaya koydu. Türk Marşı…

Şimdi, büyük bir mirasın üstünde kurulu olan Türkiye Cumhuriyeti yeni bir kuşatmanın pençesinde midir?

Yeni değil asırlardır bitmek bilmeyen harpler vardır. Zamanında kılıç, kalkan, tüfek, top, ok gibi aletler vardır. Türkler, bunları kullanmakta son derece mahirdi.

Şimdi savaşların isimleri değiştir. Artık psikolojik savaş, kültürel savaş, ekonomik savaş var. Ekonomik savaş daha eski olsa bile şimdiki artçı sarsıntıları daha derinden hissediliyor.

Necdet CURA

07.05.2019

DEVAM EDECEK…

Kaynak: Yeni Ufuk Dergisi, 2019, Temmuz Sayısı, s. 1-3

 

 






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI