Bugun...


MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944) / Nuri CİVELEK

MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944) / Nuri CİVELEK
+ -

      MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)

        Semalarımıza kara bulutların çöktüğü, nazlı hilâlin boynunu büktüğü, türkülerimize hüznün hâkim olduğu, kalplerin kaybedilmiş insanlar ve elden çıkan topraklar için ıstırapla çarptığı bunalım dönemlerinde hürriyet ve istiklâle olan aşkı haykırarak milleti teyakkuza geçirecek olanlar eli kalem tutanlardır. Bırak Beni Haykırayım şiirinde bu hususa dikkate çekmek için şunları söylemekteydi:

        “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et

        Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

        Sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibidir.”

        Bu yazımızda Mehmet Emin Yurdakul’un hayatına, edebi şahsiyetine, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı’nın kuruluşundaki yerine, Türk Yurdu’nun çıkmasındaki himmetine ve Millî Mücadele’de manevi cephemizi tahkim eden gayretlerine temas edeceğiz.

        Mehmet Emin Bey, 13 Mayıs 1869’da Beşiktaş’ta doğdu. Annesi, Edirne civarında Hasköy’de ikâmet eden, aslen Şebinkarahisarlı, baba mesleği körükçülük olan Emine Hanım’dır. Babası ise Balıkçı Halim Ağa’nın oğlu Salih Reis’tir.[1] Hamdullah Suphi Tanrıöver, Salih Reis için: “Adını dillerimizde her zaman anmağa mecbur bulunduğumuz, bu mübarek adam iliklerine kadar Türk’tü. Okuyup yazmak bilmezdi; fakat eski Türklerin, eski gazâların hikâyesi ile dolu olan ruhu, tarihi sever oğluna okuttuğu beyitleri, sayfaları dinledikten sonra ‘Hey gidi günler!’ diye geçmişe hasret çeker son devir için utanır, yerinirdi.” demiştir.

        Mehmet Emin Bey yedi-sekiz yaşlarında Saray Mektebi de denilen Sıbyan Mektebi’ne başladı. Üç yıl sonra Beşiktaş Askerî Rüştiyesi’ne girdi. Ardından Mülkiye Mektebi’nin idadî kısmına yazıldı, ancak tasdikname alarak eğitimini yarıda bıraktı. 1887’de Bâbıâli Sadâret Dairesi Evrak Odası (Sadrazam konağı evrak odası)’na maaşsız kâtip olarak atandı. İki yıl sonra Mekteb-i Hukuk (Hukuk Mektebi, Hukuk Fakültesi)’a kayıt yaptırdı. Madam Mutt’un maddî desteğiyle ABD’ye gitme, orada İngilizce öğrenme ve tahsiline devam etme hayali Madam Mutt’un ani ölümüyle suya düşünce, Mekteb-i Hukuk’a dönmedi. Bâbıâli kaleminde üç yüz elli kuruş aylıklı kâtip oldu. 1890 yılında Ebuzziya Matbaası’nda bastırdığı “Fazilet ve Asalet” adlı risaleyi Sadrazam Cevad Paşa’ya takdim etti. Cevad Paşa risaleyi beğendi ve Mehmet Emin Bey’i Rüsumat Emini (Gümrük Bakanı) Hasan Fehmi Paşa’ya tavsiye etti. Hasan Fehmi Paşa, Mehmet Emin Bey’i yedi yüz kuruş maaşla önce Rüsûmat Tahrirat Kalemi Müsevvitliği [Gümrük idaresinde yazı işleri müsveddelerini tutan kısım]’ne, bir müddet sonra da Rüsûmat Evrak Kalemi Müdürlüğü (Gümrük idaresinde Evrak İşleri Müdürlüğü)’ne tayin etti.[2] Mehmet Emin Bey, bu dönemde İstanbul’da olan Cemâleddin Afganî’yle tanıştı, Afganî’nin rahle-i tedrisinden geçti, onu mürşid belledi.[3] İslam âleminde ve Avrupa’da mücadele adamı olarak şöhret bulan Afganî, İslam milletlerinde milliyetçiliğin uyandırılması itibar etmiştir. Müslümanların Osmanlı Devleti etrafında Büyük İslam Birliği’ne vücut vermesi gerektiğine inanan Afganî, millîleşme ve milletleşmenin önemi üzerinde dururken ümmet kavramının İslam milletleri için şemsiye kavram olduğunu vurgular. Fakat esas olan her unsurun milletleşerek, kendilik duygusuna sahip olması ve millî bir şuura yükselmesidir. Afgani’yi kendine rehber olarak gören ve sık sık ziyaretine giden Mehmet Emin, Afganî’nin kendi üzerindeki tesirini şöyle açıklar: “Beni o yoğurmuştur. Eğer ruhların ebediyet ve layemutiyyeti (ölümsüzlüğü) varsa derim ki o, etlerini, kemiklerini Maçka Mezarlığı’nın topraklarına bırakmış ise, ruhunu da bana yâdigâr etmiştir. Cemaleddin’in ruhu ben de yaşıyor.”[4]

        1897’deki Yunan Harbi esnasında Selânik’te Asır gazetesi ve İstanbul’da Malumat mecmuasında neşredilen;

        “Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur

        Sinem özüm ateş ile doludur

        İnsan olan vatanının kuludur

        Türk evladı evde durmaz giderim.”

        mısralarıyla başlayan “Anadolu’dan Bir Ses Yahut Cenge Giderken”[5] isimli şiiriyle millî heyecanı arttırdı. Bu şiiri 1899’da neşredilen  “Türkçe Şiirler” isimli küçük şiir kitabında da yer aldı. Türkçe Şiirler yayımlanır yayımlanmaz vatanperver duyguları işlediğinden takdire mazhar oldu. Abdülhak Hamit (Tarhan) İkdam gazetesine göre şairi şu sözlerle övmekteydi:“Türklere mahsus bir üslûp. Belki de vatanımızın dağ ve ırmaklarını andıracak şekilde yaratılıp ve milliyetimize mensup demek olan bu şiir vadisinde devam ettiğiniz, kasaba ve nahiyelerini gösterecek şekilde ilerlemek istediğiniz takdirde umumî rağbetin sizi karşılamaya emin olabilirsiniz. Şiiriniz okunurken yanımda bulunan yetmiş yaşında bir ihtiyarın gözlerinden yaşlar akıyordu. Dediğim umumî rağbet için bunlar birer işarat, belki de müjde kabul edilebilir. Bâki çalışma ve gayretleriniz devamlı olsun efendim.” [6]

        Şemseddin Sâmi, şaire yazdığı bir mektupta: “... Milliyetçi, duygu ve fikirlerin millî bir dille ifade edilmesi, işte şair budur, işte edebiyat budur.”  diyordu.

                    Uzun süre Rüsumat Evrak Kalemi Müdürlüğü’nde kalan Mehmet Emin Bey, gizli bir cemiyet olan İttihat ve Terakki’yle münasebeti ve şiirlerinde idare aleyhinde fikirleri işlemesi sebebiyle Erzurum Rüsumat Nazırlığı’na ve Meşrutiyet’in ikinci kez ilânından bir süre evvel Trabzon Gümrük Nâzırlığı’na gönderildi. 1909’da ilk İttihat ve Terakki hükümetince kendisine Matbuat Umum Müdürlüğü verildiyse de kabul etmedi. Kerhen Bahriye Nazırlığı Müsteşarlığı vazifesini üstlendi, ancak kısa süre sonra istifa etti. Daha sonra birer yıl arayla Hicaz ve Sivas Valiliği’ne vazifesini deruhte etti. 1910 yılında istifa ederek İstanbul’a döndü. Bu arada 1908 yılı sonralarında aralarında Yusuf Akçura, Necip Asım ve Veled Çelebi, Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in de yer aldığı birtakım aydınlar tarafından Türk Derneği kuruldu ve aynı adı taşıyan bir mecmua yayın hayatına başladı. Türk Derneği daha sonra kurulacak Türk derneklerinin aksine, bünyesinde Osmanlı gayrimüslimlerine ve hatta Osmanlı tebaası olmayan kimselere de yer veriyordu. Ziya Gökalp, bu faaliyetlerin akim kalışını şu sözlerle ifade eder:“24 Temmuz inkılâbından sonra Türkiye’de Osmanlılık fikri hâkim olmuştu. Bu esnada, intişara başlayan Türk Derneği mecmuası, gerek bu sebepten, gerek yine tasfiyecilik cereyanına kapılmasından dolayı hiçbir rağbet görmedi.”[7]

                    Bir başka Türkçü cemiyet olan Türk Yurdu Cemiyeti, 31 Ağustos 1911’de Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzâde Ali, Doktor Âkil Muhtar gibi şahsiyetler tarafından kurulmuştur. Türk Yurdu Cemiyet’i “Türklerin faidesine çalışır” ser-levhasıyla Türk Yurdu mecmuasını çıkardı. Bu cemiyet, Türk Ocaklarının hazırlık döneminde ortaya çıktığı için kurucuları daha sonra Türk Ocakları içinde yer aldı. Türk Yurdu mecmuasının imtiyaz sahibi ve Türk Ocağı’nın kuruluş teşebbüsleri boyunca reisi Mehmet Emin Bey’dir. İttihat ve Terakki idarecileri Mehmet Emin Bey’e Türk Yurdu mecmuasındaki vazifesini terk etmesi şartıyla İstanbul Merkez Murahhassalığını teklif ettiyse de Mehmet Emin Bey kabul etmedi. 1912 yılı başlarında İttihat ve Terakki, Mehmet Emin Bey’i o istememesine rağmen vatani hizmetin kutsiliğini öne sürerek Erzurum Valiliği’ne gönderdi. Mehmet Emin Bey, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Yurdu’nu Yusuf Akçura’ya devrederek Erzurum’a gitti.[8] Ancak 1913 yılında iktidarını pekiştiren İttihat ve Terakki kendisini Sivas Valiliği’nden emekli sevk etti. 1. Dünya Savaşı yıllarında Türk milleti birden fazla cephede vuruşmaktayken Mehmet Emin Bey, Musul mebusudur. 1915 yılında “Tan Sesleri” adlı kitabı yayımlanır. Harbiye Nezareti, 1. Dünya Savaşı esnasında Çanakkale Cephesi’ndeki eşsiz mücadele ve kahramanlıkları tespit ettirip bu kahramanlık destanını diğer cephelere de yaymak gayesiyle başlatılan harp edebiyatı meydana getirme faaliyetleri çerçevesinde, İstanbul Edebiyat Heyeti’ni Çanakkale Cephesi’ne gönderdi. Mehmet Emin Bey de bu heyete dâhildi ve İstanbul’a dönüşüyle birlikte Çanakkale kahramanlarına ithaf ettiği “Ordunun Destanı” adlı kitabı yayımladı. “Ordunun Destanı” Mustafa Kemal’den bahseden ilk manzum eser olma vasfını haizdir.[9]  Ordunun destanı kitabı “Orduya Selam” ve “Ordunun Destanı” isimli iki uzun şiirden meydana gelir. 678 mısra olan “Ordunun Destanı” şiirinin son kıtaları şöyledir:

        “Ey, bugüne şâhit olan sarp hisarlar

        Ey, kahraman Mehmet Çavuş siperleri

        Ey, Mustafa Kemallerin aziz yeri

        Ey, toprağı kanlı dağlar, yanık yarlar!

        Sizler burada gördüğünüz büyük cengi

        Elde kılıç parladıkça unutmayın;

        Bugünü de bundan üç bin yıl evvelki

        Kahramanlık devri gibi unutmayın!

        ...                                                          (Ordunun Destanı)”

        1916’da “Dicle Önünde” adında müstakil şiirden oluşan kitabı, 1917’de de “Hastabakıcı Kadınlar”  adlı kitabı yayımlandı.

                                Yıl 1917...

        Mehmet Emin Bey, 1890 yılında evlendiği Müzeyyen Hanım’ın memleketi olan Şarkikarahisar (Şebinkarahisar) mebusuydu. 1918’de “Turan’a Doğru” ve “Zafer’e Doğru”  kitaplarındaki şiirleriyle askerimizi son bir gayrete davet etti. Askerimizin cephede canhıraş gayretlerine rağmen savaş aleyhimize neticelendi, akabinde İttihat ve Terakki kendini feshetti, ileri gelenleri yurtdışına çıktı. Memleket içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için milletin imkânlarını seferber edecek kahraman evlâdını beklemekteydi. En son ocak sönmeden teslim olmamaya ant içen Türk milleti, İzmir’in işgalini (15 Mayıs 1919) telin için 23 Mayıs 1919 günü Sultanahmet Meydanı’nı doldurdu. Mehmet Emin Bey, o mahşerî kalabalığa şöyle seslendi: “Kardeşler, keşke asırların geceleri ve dünyaların mezarları gözlerime dolarak bir kör olsaydım. Sokak sokak dilense idim de milletimin, kulağımı parçalayan bu felâket seslerini işitmeseydim, bu kara günleri görmeseydim. Keşke göğün yıldırımları, yerin canavarları birleşerek beni kanlar içinde topraklara yuvarlasaydı da vatanımın bu musibeti huzurunda bulunmasaydım ve bu azapları çekmeseydim. Zira bugün uğradığı felâket ve musibetler o kadar acı!...[10]

        ...Demir ve ateş; kardeşler ben bunlarla hiçbir vatan ve ırkın öldüğünü işitmedim. Şerefli bir tarih ve medeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlâka, zengin bir şiir ve edebiyata, dinî ve millî ananelere, ırkî ve vatanî hatıralara mâlik olan bir milletin mahvolduğunu tarih göstermiyor...”

        “Vur ey Türk, vatanın bakirlerine

        Günahkâr gömleği biçenleri vur;

        Kemikten taslarla, şarap yerine

        Şehitler kanını içenleri vur!

        Vur, güzel âşıklar cenazesinden

        Kırmızı meşaleler yakanları vur;

        Şehvetin raksına yetim sesinden

        Besteler, şarkılar yapanları vur!

        ...                                                          (Ey Türk Vur)”

        II. İnönü Savaşı esnasında Yusuf Akçura ve Mehmet Emin Bey İnebolu’ya geçti. Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçmelerinden duyduğu memnuniyetini ve zafer haberini çektiği telgraftaki“Türk milliyetperverliğinin ilahi müjdecisi olan şiirleriniz bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku olmuştur. Gelişinizden duyduğum memnuniyeti ifade ile sizi milletimizin mübarek babası olarak selâmlarım”[11] sözleriyle belirtmiştir. Zafer haberini duyup, İnebolu’nun Hürriyet Meydanı’nda toplanan halka önce Mehmet Emin Bey, daha sonra Yusuf Akçura nutuk irad etti. Zafer haberini bildiren telgrafı açık artırmaya koyarak o günkü adı Hilâl-i Ahmer olan Kızılay’a 6.000 lira para toplamışlardır. Mehmet Emin Bey’in uzun nutkunun bir kısmını “Ey Türk Vur!” şiirinin tahlili olarak da görebiliriz; “İnönü zaferi gururun, tamahın muharebesi değil, vatanın, haritanın muharebesidir... Peygamberimiz Hz. Muhammed’le; memleketi, sandukası hakarete uğrayan Gazi Sultan Osman, mezarlarından kefenleriyle çıkarak Söğüt önlerine gelmiştir ve Allah’ın din, vatan ordusuna fetih, yardım gelmiştir... Ey Türk! Vur! Senin mazlum İzmir’in, yaslı Edirne’nin, esir İstanbul’un, Suriye ve Türkiye’nin bütün ümitleri sende. Bunlar ezanları susmuş; minareleri, minberleri yıkılmış; camileri, kandilleri kararmış kabileleriyle, esir ve mahpuslarla dolu zindanlarıyla senin Anadolu’na gözlerini dikmişler, kahraman evlâtlarından mucize bekliyor, vur! Senin beldelerine yangınlar, çocuklarına zincirler getirenleri, yeşil ovalarını kemiklerle ağartanları, gümüş ırmakları kanla kızartanları vur! Sana bir karayılan gibi sarılmak istenen esareti boğmak için vur! Gururlu hırsları taşlara gömmek için vur! Ve silâhın kırılıncaya kadar vur! Seni, yukarıda Allah, aşağıda tarih seyrediyor, vur!”[12]

        Mehmet Emin Bey, 8 Nisan 1921’de Ankara’ya geçti. Millî Mücadele boyunca cephe gerisinden başta Ankara ve Adana olmak üzere milleti gayrete getirmek için didinip durdu.[13] Aynı eser 1928 yılında “Mustafa Kemal” adıyla tekrar yayımlandı. “Kral Corc” mensur eseriyle vatanımıza hayâsız ve pervasızca musallat olan tek dişi kalmış canavara çatmış. Millî Mücadele’nin zaferle neticelenmesinden sonra II. TBBM Şebinkarahisar mebusu oldu. Bir dönem sonra -III.dönem Şebinkarahisar mebusluğu sırasında- Serbest Fırka’nın kurucuları arasında yer aldı. Kısa süren bu denemenin neticesiz kalması sonrası maddî ve manevî zorluklarla uğraştı. Daha sonraki yıllarda Atatürk’ün vefalı tutumuyla, Urfa ve İstanbul mebusu olarak TBMM’de yer aldı. 1939 yılında yayımladığı “Ankara” adlı eserinde Atatürk’ü ve onun inkılaplarının ne kadar kıymetli bulduğunu anlattı. Dilin anlaşma vasıtası olduğundan dem vurmuş, halk diline yakınlaşmasını savunmuştur, şiirde aruz geleneğini bırakıp hece veznini tercih etmiştir. Bu husustaki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir: “Ben daha ziyade elemlerin, acıların ve biçarelerin şiirini duyurmak istedim. Lisana gelince… Mademki bütün diller anlamak ve anlatmak için bir vasıtadır, bizim lisanımızın da bu gayeye göre halk tarafından anlaşılacak bir surette tasfiyesi lâzım geliyordu. Bundan dolayı biz, dilimizi Arap ve Acem terkiplerinin zincirinden kurtararak hür yapmak istedik. Şiirlerimizi de bu millî ve hür lisanla yazdık… Kendi millî, yani hece veznimizse dervişlerin ilâhilerinde, nefeslerinde, âşıkların koşmalarında, destanlarında ve halkın türkülerinde vardı. Tabiî biz bunu kabul ettik ve buna bir genişlik vermeğe çalıştık. Mevzularımızı memleketimizin hayatında bulduk. Hislerimizi halkın kalbinden aldık ve Türk sazı ile Türk ruhunu terennüme başladık.”[14]

 

        Kendisini, “Benim Ömrüm” şiirindeki;

        “Genç çağdaydım, kendimi bir dikenli yolda buldum;

        Hıçkırıklar işittim, gül ve bülbül bağlarından.

        Felâketler topladım, Anadolu dağlarından;

        Uzun sazlı Âşıklar diyarında şair oldum.

        Ezgi koydum, âhlarla, figanlarla Türk şi’rine,

        Öz dilimle haykırdım, “Ey milletim, uyan!” diye;

        Viran yurdun dolaştım, bir şehrinden bir şehrine;

        Saç ve sakal ağarttım ben de,`Vatan, vatan!` diye.”

        mısralarıyla anlatan vatanperver şairimiz, 14 Ocak 1944 günü ebediyete intikal etti. Çok sevdiği vatan toprağıyla kucaklaşan, Mehmet Emin Bey, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda metfundur. Kendisini rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.

        Eserleri [15]

        Mensur: Fazilet ve Asalet (1891)[16], Türk’ün Hukuku (1919), Halk Hükümeti-Halkçılık (1923), Kral Corc’a (1923), Dante’ye (Ankara 1928). Manzum: Türkçe Şiirler (1898), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan! (1914), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1916), Dicle Önünde (1916), Hastabakıcı Hanımlar (1917), Turan’a Doğru (Ey Türk Uyan! ve Tan Sesleri ile birlikte, 1918), Zafer Yolunda (1918), İsyan ve Dua (1919), Aydın Kızları (1921), Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939). Mehmet Emin’in bütün şiirleri Fevziye Abdullah Tansel tarafından bir araya getirilmiştir (Mehmet Emin Yurdakul’un Eserleri I: Şiirler, Ankara 1969). August Fischer de birçok şiirini Almanca tercümeleriyle birlikte yayımlamıştır. (Übersetzungen und Texteaus der neuosmanischen Literatur: I. Dichtungen Mehmed Emins, Leipzig 1921).

Nuri CİVELEK

        [1] Yusuf Akçura, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2007, s.123.

        [2] Sadık Tural, “Bir Hayat Hikâyesinin Ana Çizgileri: Milli Şair [Mehmet Emin Yurdakul Üzerine]”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Nu:2, 1984, s.39.

        [3] “... Bu büyük İslâm müceddidi, Türk vatanında Mehmet Emin Bey’i bularak halk lisanında, halk vezninde milliyetperverâne şiirler yazmasını teşvik etmiştir.” bkz. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, s. 26., “... Açık tesirleri İslamcılar üzerinde olan Cemaleddin Afganî’nin İstanbul’da kaldığı dönemlerde, ‘insanlar arasındaki ittihadın dil ve din birliğine bağlı bulunduğunu’ telkin etmesi ile başta Mehmet Emin (Yurdakul) (1869-1944) olmak üzere Türkçüler üzerinde de tesiri olmuştur.” bkz. Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihî Gelişimi ve Türk Ocakları, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, s.81.

        [4] Akçura, a.g.e., s.125

        [5] Mehmed Emin, Anadolu’dan Bir ses-Yahut Cenge Giderken: Türkçe Şiirler, İstanbul,1900 (1316) ,s.37. akt. David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, Çev. Zeki Doğan, Fener Yayınları, 1998, s.121

        [6] Kushner, a.g.e.,s.122.

        [7] Gökalp, a.g.e., s.26.

        [8] Sarınay, a.g.e.,s.125.

        [9] Necat Birinci, “Milli Mücadele Devri Edebiyatı”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt: 6, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1998, s.361.

        [10] Nurullah Çetin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Öteki Türler, s.194. bkz. http://www.aof.anadolu.edu.tr/kitap/IOLTP/2275/unite11.pdf

        [11] Cevat Yaltıraklı, Vatan şairi Namık Kemal, Milli Şair Mehmet Emin (Şahsiyetleri - İdealleri - Şiirleri), 1960, s.131

        [12] Ahmet Vehbi Ecer, “İkinci İnönü Zaferinin Türk Milletine Kazandırdığı Moral Güç”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Temmuz 1999, Cilt: XV, Sayı: 44, s.66.

        [13] Oyhan Hasan Bıldırki, “Millî Mücadele Yıllarında Mehmet Emin Yurdakul”, Hisar Dergisi, Şubat 1970, Sayı:74, s.18-19.

        [14] Ruşen Eşref Ünaydın, Ruşen Eşref Ünaydın'dan Seçmeler: Diyorlar ki, Der: Hacı Ali Küçükakın, Tablet Kitabevi, İstanbul, 2010, s.141.

        [15] Abdullah Uçman, “Mehmet Emin Yurdakul”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2013, Cilt.43, s.614.

        [16] Yusuf Akçura Türkçülük adlı eserinde Mehmet Emin’in ilk yayımlanan eserinin tarihini 1890 olarak nakleder. Akçura, a.g.e., s.124.  Oysa diğer bütün kaynaklar 1891’i kabul etmektedirler. 1 yıllık farkın, ay takvimi güneş takvimi arasındaki gün sayısı farkından kaynaklanması muhtemeldir.

Kaynak: Türk Yurdu Dergisi - Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI