Bugun...


Hüseyin Tunçay Yazdı: VAKİT AKŞAM, HAVADA YANIK KOKUSU VAR!
VAKİT AKŞAM, HAVADA YANIK KOKUSU VAR! Kasaba’nın Hikâyesi”

Hüseyin Tunçay Yazdı: VAKİT AKŞAM, HAVADA YANIK KOKUSU VAR!
+ -

VAKİT AKŞAM, HAVADA YANIK KOKUSU VAR!

Kasaba’nın Hikâyesi”       

         Gök mavisi renkleri, muntazam şekillere bölüp aşağıya doğru inen beyaz kenarlık ve sütunların süslediği , “Onca zamana ve acıya şahitlik ettim.” dercesine  kendini bu iklime sabitleyip; kulağımı götürdüğümde, “Anlatacak çok şeylerim var, lütfen yükümü hafifletin!” diye söze başlayıp, anlata anlata  sonunu getiremeyeceği bir devrin destanını  bedenine nakşeden, tarihin ördüğü duvarın yanından geçerek, birazdan karşılaşacağım gerçeklerden bihaber ağır ağır yürüyor ve aşina olduğum başka ayak seslerini de duyuyorum.  

                  Başım önümde… Bu hüzünlü seferin, elemli ayrılığın ve “İşte yavrularıma kavuştum!” duygusunu yaşatan, acıya karışmış heyecanın göz yaşlarına  ve yürek sızısına basmaktan sakınarak yürüyorum. Ya basarsam geçmişe gömdüğü hatıralara, ya kabuk tutmuş yarasına dokunursam. Ya da deşiverirsem hicranını… Kim susturacak? Tutun ki anlatmaya başladı! Kim, nasıl dinleyecek? Gücüm yetecek mi? Takatim kalmadığında, kime “İmdat!” deyip, kimden “Medet” dileneceğim…

          “Rüyadayım.” deyip, kendimi mi aldatacağım?  

                “Başınızı eğin. Başınızı eğerek giriniz lütfen…” Bir bölümü yerin altında kalmış bodrumun kapısına, daha doğrusu büyük bir pencereyi andıran yere geldiğimizde böyle uyarıldık. Ben en son, sıcacık kollarıyla beni sarıveren ve bir gece saatlerce seyretmeye doyamadığım Selimiye Camisi’nin avlu kapısındaki zincirleri görünce, baş eğdikten sonra ulu mabede girmiştim.

            “Ey oğul! Boynumuzun kıldan ince, güç ve kuvvetimizin kılıçtan keskin olacağı yerleri iyi belle… Belle ki dost düşman bizi iyi tanısın…”

                 Eşikten adımımı attım, içerisi karanlık. Gözlerim bir süre sonra belli belirsiz ışık huzmelerini fark edip, nesneleri görüp gölgelerine alışırken bir ses duyuyorum: “Zamanı durdurduk!” Kendinden gayet emin. Ses, bizim Mehmetlerden; uzun boylu, saçları ağarmaya başlamış, durdurduğu zamanın içinde bir avuç kahramanla yolculuğa çıkmış bir Mehmet’in sesi. Yani hakikat. Devam ediyor: “Herkes bu anı yaşasın diye durdu zaman…” Bizi de davet ediyor. Doksan altı yıl öncesini yaşamak, yaşatmak bu kadar mı kolay?

                 Hemen sol tarafta bir gölge. “Hasta Adam”ın mirasını paylaşmak adına verilen rolü oynayan, onca masum insanın kanına giren Yunan askeri birazdan ateşe vereceği  bodrumda,  elinde gaz bidonuyla hazır bekliyor. Gaza buladığı otları ateşleyecek, beceremezse devreye bombacı asker girecek, kurtulan olursa makineli tüfekle masum bedenler biçilecek. Öyle ya, kaçarken bile taş üstünde taş, can taşıyan baş kalmamalı. 1922’nin 4 Eylül’ü böyle anılmalı!rnrn               

Sol yanım acımaya başladı Mehmet. Hiç direnmediğim bu acı, bütün vücudumu yavaş yavaş sarıyor. Acaba bu acıyı, bütün benliğim ve zerrelerimle yaşamak,  atalarıma bir vefa mı? Hamaset mi? Yoksa yine tarih yapmak ve yaptığımız tarihi yazmak mı? Onları anlamak mı? Ne bileyim, tekrar demir dağları eritmek mi?

             Usul usul Mehmet’i takip ediyorum.

          Sağ tarafta; içine olabildiğince büyük hayalleri sığdırdığımız, acı tatlı günleri paylaştığımız, huzur ve saadeti yaşadığımız, her eşyası bir başka anlamlı, duvarlarında hâlâ Yemen türküleriyle ilahilerin yankılandığı, titrek lamba alevinde annesinin yavrusuna ninni söylediği bir küçük oda. “Eller yukarı” diyen, ayakkabısı ponponlu Yunan askerinin tüfeğinin ucundaki hedef; akşam yemeğine oturmuş bir karı koca. Evin köşesinde, ellerinde kaşıkları, bakır sinideki çorbaları öylece kalakalmış. Birazdan; şehit edilen dört bin Kasabalı kervanına onlar da katılacak, üç gün süren yangından sonra arda kalan vücutları saygı ve tazimle toprağa teslim edilecek.  Bir başka tablo ise çok anlamlı: Annelerden bir anne. Yüzüne bakınca, o günün acı ve  endişesini  okuyorsunuz. Sırtında bir yatak, selamete ermenin telaşında. Kim bilir kimden yadigâr yatağını, yavrusun tenini toprak acıtmasın diye ona serecek, o da olmazsa sarıp sarmalayacak, ana şefkatini merhem edip, en onulmaz yaralara sürecek;  “Bu da geçer ya Hû.” diyecek.

                Yangında enkaza dönen altı bini aşkın ev neleri gömmedi ki… Masum canlar, bir devrin hatıraları, dede ve nine yadigârları, el emeği göz nuru telkâri işlemeler, keseler, kaneviçeler, bir yastıkta kocamak için hazırladıkları yastıklar ve yorganlar… Kasabalılar; kurtuluştan sonra yangın enkazından arda kalan çeyizlerle dünya evine giren kızlarına, “Yangın gelinleri” diyecek, kuşaklar boyu anılacak ve anlatılacak bir hatırayı miras bırakacaklardı.

        Acı ve çığlık sesleri… Yunan topçuları mabetlerimizin minarelerini nişan alıyor. Yedi Eylül’e kadar yanacak Kasaba.

           Duran zamanın içinde, duvardaki tahta rafta bakır bir maşrapa. Onca eşyanın resmi geçit yaptığı müstesna köşede, rafın başını tutmuş ya da oy birliği ile baş tacı edilmiş. Doksan altı yıl öteden; “Ben de rolümü oynadım. Can telaşıyla koşan küçük sahibimin elinde taşıdığım suyu, kilometrelerce muhafaza edip, yürekleri yandığında onları tekrar serinlettim.” diyor. Gerçekten de öyle. Su içerken, düşmanların geldiğini gören çocuk ailesiyle beraber elinde maşrapa kilometrelerce koşmuş, dinlenmeye oturduklarında ise geriye kalan su ile serinlemişlerdir.       

     Üzümcüler Konağı’ndaki her eşyanın hikâyesi var.

              Zamanın durduğu yerde, o da, “Ben hazırım.” dercesine dimdik ayakta bir kahraman! Yunanlıların, girmek istedikleri halde işgal edemedikleri Küllük Mahallesi’nin yiğitlerinden  Hamza Çavuş. Çanakkale Şavaşı’nda aldığı madalya orada duruyor. Şimdi silahına uzanacak, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun.” deyip yiğitleriyle beraber yürüyüverecek sanki.

              Ruhları şad olsun.

Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;rnrnSen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,rnrnUzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,rnrnTürbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;rnrnGündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;rnrnTüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana..

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana…” (1)

                 Ayrılmak vakti geldiğinde bahçeye açılan kapıya doğru ilerliyoruz. Yaşadığımız duygular yüreğimize,  o zamanın gerçekleri ise beynimize bir mıh gibi çakılıp kalıyor. Unutmamak ve unutulmamak için.

                    Kapıdan dışarıya adımımı attığımda ise, duvardaki muhteşem tablo ile karşı karşıyayım. Bize bakıyorlar… Gazi Mustafa Kemal Paşa, arkadaşı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa ile  küllerinin arasından tekrar doğmaya çalışan Turgutlu’yu ziyarete gelmişler. Takın önünde, kendisine hürmeten hazırlanan gösterişli koltuğa değil de bir Kasabalı vatandaşın yanına oturmuş, hasbıhal edip yarına nasıl bakacaklarını konuşuyorlar. “Tarihe şan, makamına şeref verenlerin gurur tablosu işte bu!” diyorum ve onları tekrar seyrediyorum.

                Baş eğerek girdiğim ecdadımın yüce hatırası önünde, toprağı vatan yapan kahramanların manevi huzurunda diz vuruyorum. 

                   Zaman durdu, vakit akşam.

                    Havada yanık kokusu var…

                      Burası vatan…

KAYNAKLAR:

1. Çanakkale Şehitlerine (Mehmet Akif Ersoy)rnrn2. Mehmet Gökyayla ( TURKEM yöneticisi)rnrn3. https://www.facebook.com/turgutlukentmuzesi/rnrn4. Turgutlu Kent Müzesi






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI