Bugun...


‘Hoyrattır bu akşamüstüler daima’
Ahmet Muhip Dıranas’ın şiiri kendine has bir sese sahip, yepyeni, dipdiri bir şiirdi. Üstelik ‘Fahriye Abla’sıyla Orhan Veli dışında hiçbir Garip şairinin ulaşamadığı bir popülerliği vardı. Onun büyüklüğü direnişinde, yani şiirinden taviz vermemiş olmasındadır. Aksi takdirde bugün Dıranas deyince aklımıza gelen harika şiirlerin bazılarından mahrum kalabilirdik.

‘Hoyrattır bu akşamüstüler daima’
+ -

Karar gazetesi kitap ekinden alıntıdır:

YAZARIN MİRASI: BEŞİR AYVAZOĞLU

Ahmet Muhip Dıranas, Garip’ten önce, Necip Fâzıl, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cahit Sıtkı Tarancı gibi, hece veznine yeni bir ruh üfleyen şairlerle birlikte şiirimizin en parlak ve en şöhretli isimlerinden biriydi. Nurullah Ataç destekli Garip şiiri “patlak” verip de dergiler şiir kılıklı, kolay yazılır alelâde esprilere boğulunca, Ahmet Muhip gibi şairler bu toz dumanda seslerini duyuramaz olmuşlardı. O güne kadar şiirin vazgeçilmez unsurları olan vezin, kafiye, mecaz vb. artık tu kakaydı ve şiirini bu “enstrüman”larla kuran şairler eskimiş kabul ediliyorlardı.

Her yeni arayışın kendisinden öncekini keenlemyekün addedip sıfırdan başlaması ne tuhaf. Dıranas, bazı şairler gibi Garip şiirinin yarattığı havaya kapılıp kendi şiirini inkâr etseydi nereye varırdı, bilemeyiz. Onun büyüklüğü direnişinde, yani şiirinden taviz vermemiş olmasındadır. Aksi takdirde bugün Dıranas deyince aklımıza gelen harika şiirlerin bazılarından mahrum kalabilirdik.

Hiç şüphesiz, Dıranas’ın şiiri kendine has bir sese sahip, yepyeni, dipdiri bir şiirdi. Üstelik “Fahriye Abla”sıyla Orhan Veli dışında hiçbir Garip şairinin ulaşamadığı bir popülerliği vardı. Bir sinema filmine bile konu olan ve Dıranas’ın şiir macerasında benzeri bulunmayan bu “kült şiir” ayrıca incelenmeyi hak ediyor. Nitekim Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri’nde “Fahriye Abla”yı tahlil etmiştir. Ancak Dıranas, Fahriye Abla şiirinin şöhretiyle kendisini aşmış ve “Kar, Köpük”, “Olvido”, “Serenat”, “Ve Böyle Biteviye” gibi şiirlerini gölgede bırakmasından rahatsızdı. Kendisiyle yapılan bir röportajda, “Beni aştığı için ona biraz hınçlıyım!” diyordu.

Ankara Lisesi’de Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olan Dıranas, bütün hayatını şiire adayanlardandı; Yahya Kemal gibi, son derece titiz olduğu için uzun yıllar boyunca şiir kitabı çıkarmaya yanaşmamıştı. Dostlarının ısrarı üzerine bir araya getirdiği şiirleri ölümünden altı yıl önce iki kapak arasına girebilmiştir. Şiir dışında resim ve fotoğraf sanatlarıyla yakından ilgiliydi. Özellikle resim eleştirileri önemlidir. Yeri gelmişken, Dıranas’ın resim eleştirileri dâhil, bütün yazılarının toplanarak Yazılar (….) adıyla kitaplaştırıldığını da hatırlatmak isterim.

Ahmet Muhip, tiyatroyla de ilgilenmiş; Dostoyevsky, Pirandello, Karel Çapek gibi yazarlardan tercümelerle başlayan bu ilgi, Muhsin Ertuğrul’un teşvikiyle telife yönelmişti. Çıkmaz ve Gölgeler isimlerini taşıyan iki oyunu vardır. Özellikle avangard bir nitelik taşıyan Gölgeler oyunu sahnelendiğinde hem aşırı övgüler, hem ağır eleştirilerle karşılanmıştı. Ama Dıranas hiç şüphesiz önce şairdi.

Dıranas’ın mutlaka sözü edilmesi gereken bir eseri de Tevfik Fikret’in şiirlerini günümüz Türkçesiyle yeniden yazdığı Kırık Saz’dır (1975). Azra Erhat’ın aksine, vezin ve kafiyeden bu yenileştirme tecrübesinde de vazgeçmemişti. Ben, başkası tarafından yeniden söylenen bir şiirin orijinaliyle ilgisinin kalmayacağını düşünenlerdenim. Kırık Saz’ı sonuna kadar okuyabilen, okusa bile Tevfik Fikret’i hissedebilen var mıdır, bilmiyorum. Dıranas, hiç şüphesiz, her şiirin sesinin, imaj ve anlam dünyasının yazıldığı dile sıkı sıkıya bağlı olduğunu, çeviren veya yenileştiren çok kudretli bir şair bile olsa, ortaya konulanın aslıyla çok az örtüşebildiğini bilen bir entelektüeldi; bir gün birisinin çıkıp kendi şiirindeki eski kelimeleri değiştirmeye kalkışsaydı, nasıl karşılardı acaba? Tevfik Fikret, öteki tarafta karşılaştılarsa, Dıranas’a (ve tabii Azra Erhat’a) teşekkür mü etmiştir, sitem mi?

Her neyse... Dıranas gibi birçok değerin kıyıda köşede unutulmasında edebiyat tarihçilerini ve eleştirmenleri baş sorumlu olarak görüyorum. Hiçbiri edebiyata ve edebiyat tarihine kendilerinden öncekilerin belirlediği bakış açısının dışına çıkarak bakmaya cesaret edememiştir. Kimin sesi yüksek çıkıyorsa onu ön plana geçirmiş, edebî olandan çok, ideolojik ve politik kriterleri kullanmışlardır. Cesur bir edebiyat tarihçisi, eminim bir gün zihinlere âdeta zorla yerleştirilmiş kalıpların ve hükümlerin tozunu attırıp herkesi yerli yerine oturtacaktır.

Can alıcı bir meseleye dokunduğumun farkındayım, aslında yazacak çok şey var fakat yerim bitti. En iyisi bu yazıyı, Dıranas’ın çok sevdiğim o uzun “Olvido” şiirinin ilk üç kıtasıyla noktalamak…

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Gün saltanatıyla gitti mi bir defa

Yalnızlığımızla doldurup her yeri

Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,

Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan

Lavanta çiçeği kokan kederleri;

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

 

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar

Unutuşun o tunç kapısını zorlar

Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;

İşte, doğduğun eski evdesin birden

Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,

Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik

Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

 

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir

Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;

İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı

Hatırlar bir gün bir camı açtığını,

Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,

Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...

Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

18-06/13/ekran-resmi-2018-06-13-013259.png

http://www.karar.com/kitap/hoyrattir-bu-aksamustuler-daima-884307




Bu haber 144 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI