Yusuf Akçura’nın Torunu Hasan Yusuf Akçura ile Söyleşi

Yusuf Akçura’nın Torunu Hasan Yusuf Akçura ile Söyleşi


Yusuf Akçura’nın Torunu Hasan Yusuf Akçura ile Söyleşi

Türk Yurdu Dergisi, Kasım 2015 - Yıl 104 - Sayı 339

 

  E. Karagöz: Hocam, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

 

        H. Y. Akçura: Benim adım Yusuf Akçura. 1959 doğumluyum. Fransa’da doğdum. İstanbul’da birkaç yıl kaldım, sonra Ankara'ya geldim. Ankara'da büyüdüm, bütün eğitim öğretim hayatım Ankara'da geçti. Üniversiteyi Ankara Üniversitesi DTCF’de okudum. Fransız Filolojisi bölümünü bitirdim. Haber ve belgesel kameramanlığı yaptım. Yirmi yıl kadar sonra akademiye geçtim. Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesinde dört yıl kadar hocalık yaptım. Şimdi de Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Fakültesinde hocalık yapıyorum.

 

        E. Karagöz: Hocam, bize biraz da ailenizden bahsedebilir misiniz, annenizden, babanızdan?.. Kardeşleriniz var mı?

 

        H. Y. Akçura: Ailem şöyle. Babam Tuğrul Akçura. Büyükbabam Yusuf Akçura’nın oğlu. Büyük babam, 1935 yılında vefat etmiş. Babam, 1927’li. Babam çok küçükken büyükbabam Yusuf Akçura vefat ediyor. 1924 doğumlu halam var. Onun ismi Ülken Civerekoğlu. O da geçen sene Ağustos ayının ortalarında vefat etti. Babam İstanbul’da büyüyor. Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra mimariye ilgi duyuyor. İsviçre'de, Fransa'da ve Almanya'da eğitim alıyor. O sıralarda annemle tanışıyor. Benim annem Fransız. 1958 yılında evlenip Türkiye'ye yerleşiyorlar. Benim kendi annemden iki kardeşim var. Ondan sonra babamın ikinci bir evliliği var. Ondan da iki kardeşim var. Dolayısıyla biz dört kardeşiz. Kardeşlerimden birisi geçen Mart ayında rahatsızlandı ve vefat etti. Tuğrul Akçura’dan olma Yusuf Akçura, Doğan Akçura, Oruç Akçura (vefat etti), Yavuz Akçura, dört erkek kardeşiz. Bizim Kazan Türkleriyle ve onların kültürleriyle çok fazla bir ilgimiz olmadı. Babamın mesleğinin mimarlık ve şehircilik olması, ondan sonra babamın babasının çok genç yaşta vefat etmesi gibi sebeplerden dolayı Kazan Türkleri ve o coğrafya hakkında çok bilgi sahibi olarak büyümedik. Babamı teyzeler büyütmüş. Büyüdüğümüz aile ortamında gerekli şartlar olsaydı, belki daha farklı olurdu.

 

        E. Karagöz: Biliyorsunuz, büyükbabanız Yusuf Akçura, büyük Türk fikir adamlarından birisidir. Kendisi, bizim çıkartmaya devam ettiğimiz Türk Yurdu dergisinin kurucularındandır. Böyle birinin torunu olmak, hatta onunla aynı ismi taşımak size ne hissettiriyor?

 

        H. Y. Akçura: O zaman biraz daha geriye gidelim, lise yıllarına kadar. Akçura'yı, Yusuf Akçura'yı tabii ki biliyorum. Babam da ben 24-25 yaşlarındayken vefat etti. Dolayısıyla benim babamla olan bütün ilişkim ailenin geçmişiyle ilgili sorular sormaya başlamışken son buldu. Bir de babam annemden ayrılmıştı. Başka bir yerde başka bir hanımla bir hayatı vardı. Kendisine fikir sorabileceğim, danışabileceğim zamanlarda babamı kaybettim. Dolayısıyla bendeki Yusuf Akçura'nın torunu olma bilincinin yerine oturması lisenin sonlarına doğru başladı. Daha evvelden sağdan soldan insanlar soruyorlardı: “Sen Yusuf Akçura'nın nesisin?”, “Torunuyum.”, “Çok önemli adamdı.”, “Biliyorum.”, Üç Tarz-ı Siyaset çok dile getiriliyordu. Bunun ötesine gidecek pek durumum yok. Çünkü öyle bir donanımım yok, aileden öyle bir şey de gelmedi.

 

        Ondan sonra lise son, üniversite yılları, demiştim ya, kameramanlık yapmaya başladım. Tabii haber kameramanı olunca da pek çok politik şahsiyetle görüşüyorsunuz, hocalarla görüşüyorsunuz, ilim adamlarıyla görüşüyorsunuz ve o sırada hep “Akçura” soyadım gündeme geliyordu. Soruyorlardı: “Yusuf Akçura ile ilişkiniz var mı?”, “Ben torunuyum.” deyince, “Aaa çok iyi, önemli bir insandı.”, “Evet biliyorum.” Bir keresinde şöyle bir olay meydana geldi: Demirkırat belgeselinin kameramanlığını yapıyordum. O zaman Alpaslan Türkeş ile randevulaştık. Altmış İhtilali’ni anlatacaktı. Biz bütün ekip kendimizi tanıttık. Ben de “Yusuf Akçura.” dedim. Ondan sonra “Nesisin?” diye sordu. “Torunuyum.” dedim. “Gel bakayım.” dedi ve öptü. “Çok önemli bir adamdır.” dedi.

 

        Birkaç gün sonra da, İşçi Partisinin eski genel başkanı Mehmet Ali Aybar ile röportaj yapacağız. Evine gittik, yine aynı şey, hazırlıklar yapıyoruz, kameraları kuruyoruz. Ondan sonra yine aynı sualler. Yusuf Akçura’nın torunuyum, dedim. O da Türkeş’in söylediği şekilde “Çok önemli bir adamdır.” dedi ve oturduğu yerden çağırıp elimi sıktı.

 

        Şimdi iki ayrı yerden, çok farklı iki siyasi görüş. İkisi için de Yusuf Akçura çok önemli bir adam. Akçura sonuçta ne yapmış ki, nasıl yapmış ki, ne olmuş ki, nasıl bir vizyonu vardı, söylemi neydi ki, bu iki insanı bir yerde buluşturabiliyordu. Ondan sonra kafamda biraz daha fazla merak uyanmaya başladı. Akçura hakkında yazılmış olan eserleri okumaya başladım ve bu konu hakkında kendimi zenginleştirmeye çalıştım. Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset isimli makalesinin ne anlama geldiği bugün hâlâ tartışılıyor. Bildiğim kadarıyla başbakan Davutoğlu’nun çok ciddi dayanaklarından birisi bu makaledir. Dolayısıyla bu yaşadığım iki anıdan sonra araştırmaya başladım. Ne oluyor ne bitiyor diye daha çok kafa yormaya başladım. Zaten içimde Kazan’a gitme fikri hep vardı. Yalnız o dönemlerde gitmek çok da mümkün olmuyordu. Gitmek için çok vaktim de yoktu. Ama Yusuf Akçura, esasında bana ne ifade ediyordu? Kazan’a gidince bu sorunun cevabı daha bir yerine oturdu. Büyükbabam bana çok şey ifade ediyordu. Yalnız bunun sağlamasını Kazan’a gidince anladım, Kazan’da gördüm. Yani oradaki insanların bizim heyete karşı olan tutumları, yaklaşımları, misafirperverlikleri, bize önem vermeleri, dolayısıyla Akçura'nın orada da çok seviliyor olması; Türkler tarafından, Müslümanlar tarafından çok seviliyor olması, çok saygı duyuluyor olması bana çok daha farklı, çok daha gurur verici bir anlam kazandırdı. Saygın bir pozisyonda olmamı sağladı. Büyükbabama olan hayranlığım arttı. Burada herkes konuşuyor sonuçta ama onu orada görüyorsunuz. Açıkçası Akçura’nın torunu olmak ben de çok geç gelişen bir kavram oldu ama sonra yerine oturdu.

 

        E. Karagöz: Çocukluğumuzda aileniz tarafından büyükbabanızla ilgili size neler anlatıldı? Buna dair hatıralarınız varsa, anlatır mısınız?

 

        H. Y. Akçura: Çok fazla hatıram yok. Şöyle, çünkü dediğim gibi büyük babam 58 yaşında vefat ediyor. Babam o sırada altı, yedi yaşlarında. Babam 58 yaşında vefat ediyor. Ben yirmili yaşlarımdayım. Ankara’da oturuyoruz. Ailenin geri kalan bütün fertleri İstanbul’da, halam İstanbul’da, babamın teyzeleri İstanbul’da…

 

        A. Alp: Babaanneniz ne zaman vefat etti?

 

 

        H. Y. Akçura: Onu da söyleyeyim. Büyükbabamın eşi yani babaannem Selma Hanım İstanbullu. Babaannemler beş kardeş; dört kız, bir erkek. İstanbul’da oturuyorlar. Babaannem Selma Hanım da 1938'de vefat ediyor. Yani Akçura'nın vefatından üç yıl sonra o da çok genç yaşta vefat ediyor. Büyükbabam ile aralarında ciddi bir yaş farkı var. Çok genç yaşta böbrek rahatsızlığından vefat ediyor. Dolayısıyla hakikaten babama ve halama teyzeler, Zühtü enişte, Ferit Tek enişte onlar kol kanat geriyor. Onların yanında büyüdüklerinden büyükbabam hakkında ne anlatıldıysa o kadarını öğreniyorlar. Onun için bana ne anlatırlardı dersek, açıkçası çok fazla bir şey anlatılmadı. Çünkü halamın da büyükbabam hakkında anlatacağı çok fazla şeyi yok. Büyükbabam vefat ettiğinde o da küçük yaşlardaymış.  Büyük babamla ilgili olarak babamla yaptığımız tek ortak şey, Keçiören'de büyükbabamın evini aramak oldu. Çünkü büyük babam Ankara'da Meclis’te milletvekiliyken Keçiören'de oturuyor. 70’li yılların sonu 80’li yılların başı gibi Keçiören'deki evi aradık. Aradık ama bulamadık. Ev yok, o ev nereye gitti, ne oldu, hiçbir fikrim yok. Büyükbabamın kendi kitap arşivi Meclis’e gitmiş ama Meclis’te duruyor mu durmuyor mu, onunla ilgili bir bilgim yok. Kendi kişisel kitap arşivinden bize kalan hiçbir şey yok. Belki ailenin büyüğü olarak halama gitmiştir. Halamın biri kız, biri erkek iki çocuğu var. Onun oğlunun adı da Yusuf’tur. Onlarda da çok fazla bir şey yok. Dolayısıyla benim anladığım kadarıyla büyükbabamın vefatından sonra ev dağılıyor. İstanbul’daki ev de Ankara Keçiören’deki ev de dağılıyor. Babaannemin vefatından sonra iyice hiçbir şey kalmıyor. Bir tane büyük bir resim var, İstiklal Madalyası var ama madalya bende değil, kuzenim Yusuf’ta. Yani bize işte şöyle oldu, böyle oldu, bir gün büyük baban şöyle yaptı, böyle yaptı diye aktarılan hiçbir şey yok.

 

 

        A. Alp: Sadri Maksudi, Abdullah Battal Taymas gibi Kazanlı aydınların sizin aileyle, sizin babanızla, halanızla bir temasları olmuş mu?        

 

        H. Y. Akçura: Hayır.

 

        A. Alp: Daha önceki kuşakların da bir irtibatı yok mu?

 

        H. Y. Akçura: Hayır yok. Yani o da niye öyle oldu, bakın onu da bilmiyorum. Yani Yusuf Akçura niye Tatar bir kızla evlenmedi, İstanbullu bir kızı kendine eş seçti? Onu da bilmiyorum. İstanbul'dan bir kızla evlendiğin zaman Kazan'la her şeyi koparıyorsun bir bakıma. O taraftan da bir bağlantı olsa, iyi kötü oradaki akrabalarla da akrabalık ilişkisi devam ederdi. Bir şeyler olurdu.  Oradaki Akçuralarla ilk temasımız 1989 yılında, Gorbaçov döneminde oldu. Yusuf Akçura’nın anne tarafından birileri bizi buldular ve Ankara'ya geldiler, misafirimiz oldular. Kazanlılar ama Kiev’de oturuyorlarmış. Yazları Kazan’a gidiyorlarmış. Ama onlar da büyükbabamın babası Hasan Akçura’nın eşi Bibi Banu tarafından akrabalarımızdı. O anlamda bize uzaktan akrabalardı. Onların anlattığı bir takım şeyler var. Akçuraların ekonomik anlamda iyi durumda olduklarını ve kişisel olarak da bazılarının Moskova'da çok iyi mevkilerde bulunduklarını söylediler. Boris Yeltsin’in ameliyatını yapan kalp cerrahının Akçuralardan olduğunu söylediler. Akçuralardan bir de genelkurmay başkanı çıktığını İsmail Türkoğlu hoca söylemişti. Akçura ailesinin Kazan ve Ulyanovsk’ta (Simbirsk) saygın ve varlıklı bir aile olduğunu anlatılanlardan ve okuduklarımdan biliyorum. Bizim ailede yani Türkiye’de yaşayanlardan kime sorarsanız, aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceklerdir.

 

 

        A. Alp: Yusuf Akçura ile Sadri Maksudi’nin özel hayatlarındaki ilişkiyi merak ediyoruz. Zaten fikir olarak çok yakınlar, aynı çatı altında mücadele etmişler. Gerçi Akçura, Maksudi’ye göre bir adım daha önde. Yani şöyle: Akçura A takımında, Maksudi de B takımında diyelim. A takımı gitmek zorunda kalınca devreye Sadri Maksudi ve diğerleri giriyor. Okudukları yer Fransa. Avrupa’dan Türkiye’ye geliş meselesi yani kader de birbiriyle çok ortak. Dolayısıyla bu manada özel hayatta da yakınlıkları var mı, yok mu diye merak ettik ama anladığımız kadarıyla pek bir şey yok.

 

        H. Y. Akçura: Yıllar önce, Türk Tarih Kurumunda büyükbabam Yusuf Akçura ile ilgili bir anma toplantısı olmuştu. Orada Sadri Maksudi’nin torunu Gönül Hanım ile karşılaştık. Ben dinleyici olarak gitmiştim. Hatta Gönül Hanım kalktı ve “Yusuf Akçura'nın torunu da burada.” diyerek beni gösterdi.

 

        Bir de tabii ben Türkolog olsaydım, tarihçi olsaydım, o zaman çok daha farklı bir yerde olurdu. Farklı bir yere doğru giderdi. Branşım da çok uygun değil, öğrenim hayatım boyunca aldığım dersler, okuduğum şeyler bunlarla ilgili değildi. Sadece bir merak ve ailenin bir ferdi olmanın dışında çok büyük bir şey olmadı.

 

        A. Alp: Babanızın Fransa'da okuduğunu söylemiştiniz. Dedenizin Fransa'da okuduğunu, orada tez yazdığını biliyoruz. François Georgeon’ın yazdığına göre Fransızca bir bitirme tezi var. Acaba babanız Fransa’da bulunduğu yıllarda bu tezi aramış mı, Jön Türkler ile temas içerisinde yazdığı bir şeyler var mı diye bir arayışa girmiş mi?

 

        H. Y. Akçura: Hiç zannetmiyorum. Fransa'da okuduğu sadece iki yıl. Babam İsviçre’nin Lozan şehrinde okuyor, bütün öğrenimi İsviçre'de geçiyor. Ondan sonra master için Almanya'ya gidiyor. Sonra da Fransa'ya geçiyor. Yani şehircilik üzerine master yapmak için Fransa'ya gidiyor. Ben mesela babamın, büyük babam Yusuf Akçura ile ilgili bir şey yazdığını görmedim. Yani öyle bir bilgim yok. Sonra yazdıysa, onu bilmiyorum. Bilgim yok, yani sınırlı.

 

        E. Karagöz: İsmail Gaspıralı, o da biliyorsunuz büyük Türk fikir adamlarından biri. İki ailenin birbirleri ile akrabalıkları var. Gaspıralı ailesinin fertleri ile görüşebiliyor musunuz?

 

        H. Y. Akçura: Mayıs ayında Kazan’da güzel şeyler oldu. İsmail Gaspıralı’nın dördüncü kuşaktan torunu Gülnara Hanım ile sohbet etme fırsatımız oldu. Fotoğraf çektirdik. Oradaki kişiler bizimle fotoğraf çektirdiler. Bazı paylaşımları sosyal medyada gördüm. Gaspıralı ve Akçura’nın torunları diye not düşmüşler. Gülnara Hanım ile Kırım’da son yaşananlar hakkında konuştuk. Ondan sonra bayramda tekrar bir araya gelelim diye konuştuk. Olabiliyorsa, ben Bahçesaray’a geleyim, diye konuştuk. Gülnara Hanım gelince de İstanbul’a geliyor. Benim Ankara’da olmam bu işler için başlı başına bir engel. Ama Kazan’da tanışmış olduk. Orada bana çok yardımcı oldu. Bütün konuşmaları Tatarcadan, Rusçadan bana anlık olarak çevirdi. Kazan’da benim için hoş bir anı oldu.

        E. Karagöz: Büyükbabanızın yazmış olduğu eserlerden hareketle size bir soru soracağım. Bu eserlerde büyük babanızın savunduğu görüşler çerçevesinde günümüzdeki siyasi durumla ilgili olarak sizin fikirleriniz nelerdir?

 

        H. Y. Akçura: Uzmanlık alanım değil, sadece edindiğim izlenimleri sizinle paylaşabilirim. Büyükbabam “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli makalesini 1904’te yazmış. Dolayısıyla 1904’teki konjonktürle, siyasi politik durumla bugünkü durum çok farklı. O yıllarda büyükbabamın ortaya attığı görüşlerin bugün de hâlâ tartışılıyor olması, bir takım şeylerin hâlâ oturmadığını gösteriyor. Zaman içerisinde bence şartlar çok değişti. Yani o günün bakış açısıyla bugün hareket etmek, konsept olarak doğru olabilir ama pratikte bunun çok doğru bir yaklaşım olacağını düşünmüyorum. O zamanlarda bahsedilen Pantürkizm hareketi ile bugün bütün Türkleri tek çatı altında toplamak, açıkçası bana çok olası gelmiyor. Ama hâlâ tartışılıyor olması da hâlâ her şeyin politik olarak yerine oturmadığını ve hâlâ o zeminin var olduğunu gösteriyor. Günümüzde pratikte uygulanabilir mi, ondan çok emin değilim.

 

        A. Alp: Belki o gün bunun olabilirliğini onlara; Ahmet Ağaoğlu’na, Yusuf Akçura’ya, Sadri Maksudi’ye gösteren şeyler şunlar olabilir: Rusya’da yetişiyorlar, Avrupa'da eğitim alıyorlar ve Türkiye'ye geliyorlar. Bir anda o dönemin iktidar partisinin merkez yönetim kurulundalar.  İttihat ve Terakki ile siyasi hayatın merkezindeler. Dergiyle, gazeteyle Türk kamuoyuna hitap edebiliyorlar. Kolaylıkla kendilerini ifade edebilecekleri platformları bulmaları ve donanımları dolayısıyla itibarlı bir noktaya da gelmiş olmaları hissettirmiş olabilir. Belki aynı donanımlarla Amerika’ya gitseler, muhtemelen bu şekilde bir çevre ile karşılaşmayacaklar.

 

        H. Y. Akçura: Evet doğru olabilir. Ama bir de şöyle bir şey var. Az önce de söyledim. İki zıt siyasi duruş sergileyen politik karakterler Türkeş ve Aybar. Eminim ki, ikisinin de bu tartışmadan çıkardıkları sonuçlar farklı ama ikisi de sonuçta bir şekilde Akçura’ya ve “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesine olan hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Onun için de biraz sanki uygulanmasının bugünkü şartlarda çok da pratik olamayacağı görüşündeyim. Ama bu hâlâ geçerliliğini koruyorsa, dillendiriliyorsa, demek ki, hâlâ geçerliliğini koruyan bir içeriğe sahip. Üzerinden 111 yıl geçmesine rağmen hâlâ konuşuluyorsa, ortada acayip bir durum var. Belki de 100 yıl sonra, 200 yıl sonra da konuşulmaya devam edilecek. 

 

        E. Karagöz: Hocam, Kazan’daki akrabalarınızın yanına gidip onlarla tanışma şansınız oldu mu?

 

        H. Y. Akçura: Kazan’a gittiğimde onlarla tanışmayı çok istedim ama maalesef olmadı. Oraya gittiğimde bize rehberlik eden kişiler yardımcı oldular. Sadece köyde bir Akçura vardı. Onunla konuştuk, hâl hatır sorduk. Onun ötesine geçmedi.  Beni köyde etkileyen tek şey şu oldu: Benim elimde bir kartpostal vardı. İstanbul’da Tek-Esin Vakfında büyükbabamın, Ferit Tek ile olan mektuplaşmaları var, kartpostallar var. 1900’lü yılların başından itibaren birbirleriyle olan yazışmaları var. Birbirlerine değişik yerlerden mektup gönderiyorlar,  kartpostal gönderiyorlar. O kartpostalların birinde bir kilise var. Kilisenin karşısında bir çarpı işareti ve diyor ki “Sevgili kardeşim, benim doğduğum ev burası. Hayal meyal hatırlıyorum.” Ben Kazan’a gitmeden önce bu kartpostalın fotokopisini yanıma aldım. Bize yardımcı olan rehbere “Bu kilise duruyor mu?” diye gösterdim. Baktı, “Bu kilise duruyor ama bu hâliyle durmuyor. Yıkıldı, yerine başka bir kilise yapıldı.” dedi. Ona “Bu kilisenin tam karşısında büyükbabamın doğduğu ev olması lâzım.” dedim. Gittik, hakikaten o ev orada duruyor. İki katlı, genişçe bir ev, köşk gibi. İhtilâlde eve Bolşevikler el koymuş. Bolşevikler evi bölümlere ayırıp kendi yandaşlarını yerleştirmişler. Ama bugün o evin üzerine “Bu ev Akçuraların evidir”, diye bir levha asmışlar. Evin korunuyor olması ve levhanın konulması beni duygusal anlamda etkiledi.

        Büyükbabamın Rusçadan ve Ruslardan çok hoşlandığını da zannetmiyorum. Büyükbabam Rusça biliyor ama yine bildiğim kadarıyla çok zorda kalmadıkça yani gerekmedikçe Rusça konuşmuyor. Buna rağmen oradaki eve Akçura levhasını asmışlar. Aynı şey Züyebaşı köyünde de vardı. Akçuraların doğdukları ve çıktıkları yer orası. Oradaki okula ve kütüphaneye Akçuralardan işadamları ve politik şahsiyetler çıkmıştır diye levhalar asmışlar. Hatta açılışı Gülnara Hanım ile bana yaptırdılar. Açıkçası bu olay beni heyecanlandırdı, yani güzel bir şey yaşadım.

        E. Karagöz: Peki hocam, Kazan şehrini nasıl buldunuz, Tatarca konuşulanları anlayabildiniz mi?

 

        H. Y. Akçura:  Şehir olarak Kazan, kolay ve güzel bir şehir. Her yer yeşillik. İdil Nehri inanılmaz güzel. O coğrafyayı görmek gerek. Fırsat buldukça Kazan’a gitmeyi düşünüyorum.

 

        İnsanlar Kazan Türkçesi konuşurken birtakım kelimeleri anlıyorum. Birtakım seslerde, eklerde bizim konuştuğumuz Türkçeye göre değişiklikler var, onu fark edebiliyorum. Öğrenme konusuna gelince imkânım olursa Tatarca öğrenmek istiyorum.

 

        E. Karagöz: Büyükbabanızın Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile olan yakın ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

        H. Y. Akçura: Büyükbabam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk'ün etrafındaki önemli şahsiyetlerden biri, Atatürk’ün fikir danıştığı kişilerden biri. Türk Tarih Kurumunun kurulması aşamasında ve buna benzer bazı işlerde Atatürk ile büyükbabam yakın çalışma arkadaşı olmuşlar. Benim açımdan bakıldığında bu gurur verici bir olay. 

 

        E. Karagöz: Hocam, söyleyişimizin başında Demirkırat belgeselini çeken ekipte yer aldığınızı söylemiştiniz. Anladığımız kadarıyla belgesel çekimi üzerine deneyimiz var. Acaba büyükbabanız Yusuf Akçura’yı anlatan bir belgesel filmi çekme fikriniz var mı? Ya da böyle bir belgesel filmi çekilirse o projede yer almak ister misiniz?

 

        H. Y. Akçura: Belgesel, birtakım insanları çıkartıp konuşturmaktan ibaret olmamalı. Belgesel yaptığınız zaman belgeselde çok fazla görsel malzeme olmalı. Fotoğraf, film arşivi, dergi ve gazetelerde yazılan birçok belge gibi. Özellikle fotoğrafların en azından bir kısmı özel olmalı. Bütün bunlar sağlanırsa, konunun uzmanlarından doğru danışmanlar olursa, o vakit yaptığınız iş amacına ulaşır. İsmail Türkoğlu hoca ile bu konu üzerinde bazı fikir alışverişlerimiz oldu. Konuşma aşamasında olan birtakım şeyleri projelendirebilirsek neden olmasın, diyorum.

 

        E. Karagöz: Biliyorsunuz, Yusuf Akçura ilk defa 1911 yılında yayımlanan ve günümüzde de yayımlanmaya devam edilen Türk Yurdu dergisinin kurucularından biridir. Büyükbabanıza ithafen yayımlanacak olan bu sayımızda bizimle söyleşi yaptığınız için size teşekkür ederiz.

 

        H. Y. Akçura: Yusuf Akçura gibi bir fikir adamının basında, çeşitli toplantılarda daha fazla gündeme gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu söyleşi için ben de size teşekkür ederim.


Tarih: 11.03.2019 22:09