Bugun...


Gök kubbenin kadınları Ihlamur’da
Mustafa Uçurum Yazdı: Gök kubbenin kadınları Ihlamur’da

Gök kubbenin kadınları Ihlamur’da
+ -

Gök kubbenin kadınları Ihlamur’da

Ihlamur dergisi 88. sayısı ile yine zihinlere kazınacak bir içerik ile çıktı okurlarının karşısına. Gök Kubbenin Kadınları. Derginin giriş yazısından bu konuya dikkat çeken bölümü alıyorum.

“Bizim kültürümüzde kökü olmayan, kapitalist sistemin pazarlama argümanı olup dikte ettiği “kadınlar günü” var bir de… Her ne kadar bu özel günleri kabullenmesek de mademki “Kadınlar Günü” o halde biz de Anadolu’muzun kadınlarını işleriz düsturu ile her yıl Anadolu’nun öncü kadınları için dosya yapıyoruz. Bu yıl da mart sayısını “Gök Kubbenin Kadınları” mottosu ile Kubbealtı Vakfının değerli kadınlarına –Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, İlhan Ayverdi, Semiha Cemal- hanımefendilere hasrettik. Bu dosyayı hazırlarken bize desteğini esirgemeyen ve Kubbealtı Akademisinde bizi ağırlayıp, arşivini açan, o döneme dair önemli anekdotlar aktaran; Kubbealtı Akademisi Müdürü, Sır Katibi Aysel Yüksel Hanımefendiye, Zeynep Göze Uluant Hanımefendiye, Kubbealtı Akademi Mecmuası Yazı İşleri Müdürü İpek Dağlıoğlu Hanımefendiye çok teşekkür ederiz.”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“1972 senesinden bu yana yayımlanmakta olan Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda, 1974- 1996 tarihleri arasında İlhan Ayverdi imzalı on yazı karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan üç tanesi, Kubbealtı’nın fikir ve icraat çatısının kuruluşunda ve çok yönlü faaliyetlerinin yürütülmesinde imza sahibi olan Nihad Sâmi Banarlı (1974/4), Ekrem Hakkı Ayverdi (1984/3) ve Sâmiha Ayverdi’nin (1993/2 ve 3) aramızdan ayrılışlarını takiben kaleme alınmış hâtıra yazılarıdır. 1987 tarihi ile kayıtlara giren ise, Çemberlitaş’taki Köprülü Mehmet Paşa Medresesi’nin restorasyondan sonra Kubbealtı Vakfı faaliyet merkezi olarak açılışı; 1996 tarihli son yazısı ise, Mecmua’nın 100. sayısı vesilesiyle kaleme alınmıştır.

Sayılanlar dışında kalan beş yazıda, İlhan Ayverdi, memleketin ilim ve irfan hayatında ortaya çıkan boşluklara, nesiller arasındaki kopukluğa işaret ederken, bu eksikliklerin nasıl telâfi edilebileceği yönündeki tekliflerinden hareketle onun hakkında fikir edinmek için, başlıklara bakmak bile yeterli olacaktır: Kökü Mâzide Olan Âti (1975/1); Târih ve San’at (1975/2); Silinmeyen Damga (1975/3); Bayramın Düşündürdükleri (1975/4) ve Tahtından İnen Güzel (1976/1).” Semahat Yüksel

“Safiye Erol’un ilk kez 1938 tarihinde yayımlanmış olan Kadıköyü’nün Romanı adlı romanı 63 yıl aradan sonra 2001 yılında Kubbealtı Neşriyat tarafından Safiye Erol Külliyatı’nın birinci kitabı olarak yeniden basılmıştır. Böylelikle de unutulmaya yüz tutmuş bir kadın yazar tekrar Türk okurunun gündemine girmiştir. Kadıköyü’nün Romanı her şeyden önce, adından da anlaşıldığı üzere, bir semt romanıdır. Aynı zamanda Türk burjuvasının romanıdır. Bu roman bizde burjuvazi yoktur yargısını çürüten bir anlatıdır. Roman kurgusundaki bütün karakterler köşklerde, konaklarda ve yalılarda yaşıyorlar. 1931 senesi İstanbul’unun handiyse bütün sosyete muhitleri, kulüpler, plajlar, pastaneler, gazinolar, sinemalar, tenis kortları, kır bahçeleri bu nezih anlatının içindedir. Şark ve Garp dünyasına hâkim, kültürlü, kâh yurt dışında kâh yurt içinde iyi eğitim almış Kadıköy semti sakinleri bu romanın kurgusu içinde bir dönemin hayat tarzını, duygu ve düşüncesini biz okurlara sergiliyorlar. Sâmiha Ayverdi’nin yakın arkadaşı olan Safiye Erol’un o fevkalâde Türkçesi hem duru bir Türkçedir hem de kibar semtlerin lisanıdır. Roman kurgusunun atmosferinde abartısız, hatta belli belirsiz, sırıtmayan, bütünüyle gerçekçi veya ayakları yere basan bir tasavvuf neşvesi hissediliyor. Romanın şahıslar kadrosundaki en tecrübeli kişi konumunda yer alan yaşlı Mihriban Hanımefendi dünya hayatını boşlamış bir mistikliğe karşıdır, bunu miskinlik olarak gören Mihriban Hanımefendi bir insanın öncelikle kendi mutluluğunu ve kendi nefsini düşünmesi gerektiğini söyler. Onun düşüncesinde bu bencilce tavır insan fıtratı uyarınca gayet tabiidir. Zaten gerçek hayatta da böyledir, derin konularda ahkâm kesenlerin kendi çıkarlarını bertaraf edemediklerini ve hatta kendilerindeki çıkarcılığı perdeleyebilmek ihtiyacıyla olgun görünmeye uğraştıklarını hep fark ediyoruz. Mihriban Hanımefendiye göre ayakları yere basmayan o hantalca mistisizm Garp Hıristiyanlığınca dünyaya saçılmış bir hastalıktır. Nitekim Mihriban Hanımefendi şöyle der. “Hıristiyanlığın, kendinden geç! diyen o pısırık felsefesi tehlikeli mikrobunu maalesef bütün beşeriyete aşılamıştır.” Metin Savaş

“Sâmiha Ayverdi, edebiyatçı kişiliğinin yanında bir mürebbi yani insan yetiştirici idi. Onun için de toplumdaki kadın, aile ve dolayısıyla çocuk yetiştirme meselesinin üzerinde sıkça durduğu gibi savunduğu prensipleri özel hayatında da tatbik sahasına koyuyordu. “Bütün Genç Anne Babalara” adlı makalesinde “Kız olsun erkek olsun evlatlarınıza evlerinizi sevdirin. Onları kendi evlerinde meşgul edip eğlendirmek yoluna gidin. Bu, bir ciddi fedakârlığa mal olsa dahî, yapmak, hem analık hem babalık hem de vatan ve iman borcudur.” diyordu. Öyle ki, torunları, eğlenceyi dışarıda, zararlı olabilecek bazı mekânlarda aramasınlar diye pek zevkli bir şekilde döşenmiş salonunun ortasındaki yemek masasının üzerine ağ gerdirerek tenis oynamalarına izin vermişti. O, çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği geniş mekânların, zaman geçip de beton yığını apartmanlara dönüşmesini hürriyete âşık çocuk ruhu açısından büyük bir talihsizlik olarak görüyordu.” Zeynep Göze Uluant

“İbrahim Efendi’nin Konağı, Osmanlı’nın şatafatlı günlerinden çöküşe geçişinin temsili gibi çıkar karşımıza. Eser hem karakterlerin hem de dönemin portresini sunar. Bir yandan da kendi akrabasının hayatından yola çıkarak yazdığı için bir anıya dönüşür eser. Büyük dedesi Hilmi Bey’in abisi, II. Abdülhamit’in Meclis-i Maliyye reisi İbrahim Efendi romanının ana karakteridir. Çok katmanlı, çok yönlü donanımlı bir kitaptır İbrahim Efendi’nin Konağı.

Zengin, gösterişe düşkün, bir o kadar da mağrur İbrahim Efendi vardır. Kardeşi Hilmi Bey ise tam tersine alçakgönüllülüğü ile resmedilir. İbrahim Efendi, kardeşleri Hilmi Bey ile Baise Hanım’a ilgi göstermez. İki kızı ve damatlarıyla kışları Şehzadebaşı’ndaki konakta, yazları ise Çengelköy’deki köşkte şatafatlı bir hayat sürer. Büyük kızı Şevkiye’nin eşi Salih, serveti ele geçirmek için gün sayan biridir. Küçük kızı Şükriye’nin kocası Yusuf ise gösterişten bıkkın kurtuluşu müzik ile içkide arayıp sonunda intihar eden bir karakterdir. İbrahim Efendi kalpten ölünce yönetim büyük kızı Şevkiye’nin eline geçer. Amacına ulaşamayan kocası Salih, hayal kırıklığıyla çekip gider. Konak ve servet tez vakitte çöker. Şevkiye Hanım varını yoğunu Kâhya Zaim’e kaptırır. Mülkü tekrar alabilmek için de elinde avucunda son kalanları avukatlara kaptırır. Uzak bir akrabalarının yardımıyla Fatih’te bir kira eve çıkarlar. Önce Şükriye sonra ablası Şevkiye ölür.

Eserde karakterlerin portresi başarıyla sunulur. Hisleri zindanda çürümüş mahkûmlar gibi olup daima mantığı ağır basan İbrahim Efendi, fethedilemez bir gurur kalesi içine kendini hapsetmiş gibidir. Ne kendisi dışarı çıkabilir ne de kimse bu sarp kale bedenine tırmanıp içerisini gözlemleyebilir, hele zapt etmek kimsenin aklına bile gelmez. Zorlu mantığının elinden kurtulup keyfince yaşamayan İbrahim Efendi için konağına toplanan kadınlara rengârenk bir çiçek tarlasına bakar gibi şöyle bir göz atmak her ne kadar hoş ise de bu çiçeklerden herhangi birini derlemek o kadar da tehlikelidir.” Süheyla Karaca Hanönü

“Yüksek seviyedeki bir tefekkür, hem tek tek ilimlerin getirdiği muhtelif alanlardaki yeni bilgileri ihâta edebilmeli, hem de kendisi, konuyu ele alışı itibariyle külli ve üst bir ilim durumunda olmalıdır. Bu ise, sadece zihni veya kavramlar seviyesinde kalmamalı; âlemdeki her şeyin kendisi için bir mânâ kazandığı insan açısından, yeniden değerlendirilmelidir. İnsan hayatının ruhî ve derunî varlığı için önem taşımayan bilgi, lüzumsuz ve gayesi bakımından saçmadır. İşte Sâmiha Ayverdi’nin tefekkürü, bunun farkında olan ve yine bunun farkına vardıran bir tefekkürdür, O, bir Müslüman mütefekkiridir; eserlerinde işlenen bilgi tipi, en müşahhas tavrından en mücerret kalıplarına kadar insanın ruhî tekâmülü için bir anlam ifade eder ve aksiyonla bütünleşen bir iman dâhilinde birliğe ulaştırılır. Bu yüzden de o, şuur ve imanın izdivaç ettiği bir noktadan yola çıkar.

Yaratıcısı tarafından kendisine “eşref-i mahlûkat” sıfatı verilmiş olan insanoğlu, şüphesiz ki, bu büyük mertebeye şuuru ve imanı ile yükselecek olandır. Şuur, uyanıştır, arayıştır, hayrettir; iman ise, aranılan, kendisinde uyanılan ve hayran kalınan o mutlak hakikate teslimiyettir ki, ruhî plândaki cihaddan başka bir şey olmayan tekâmül anlaşılmadıkça idrâki mümkün değildir.” Kenan Gürsoy

“Üniversite öğrenciliği yıllarını İstanbul’da geçirmek biz taşralılar için gerçekten bir şanstır. En azından kırk yıl önce öyleydi, sanırım bugünkü gençler de öyle düşünüyordur. Bu şans, tarih ve coğrafya bilincine sahip olanlar, Osmanlı-Türk medeniyetini önemseyenler ve yaşadıklarını özümseyenler için bir ayrıcalığa dönüşür. 1979- 1988 yılları arasında tam dokuz yılım geçti bu tarih kokan, kültür kokan, Türk kokan şehirde... İlk dört yılı üniversite öğrenciliği, son beş yılı asistanlık dönemi... Ömrümün İstanbul’da geçen bu dokuz yılını renklendiren, süsleyen ve besleyen şey sanırım tarihî yarımadada da geçmiş olmasıdır. Öğrenciliğim Fındıkzade’de Trabzon Öğrenci Yurdu’nda, asistanlığım ise üç yılı bekâr evinde olmak üzere Fatih’te geçti. Seksen öncesinden hatırımda kalanlar arasında kavgalar dışında tarihî Beyazıt Meydanı ve çevresi önemli bir yer tutuyor. Geri kalanı ise kâh Edebiyat Fakültesi koridorunda volta atmalar, kâh yürüyüşler ve cenaze törenleri... Şair Nedim’in bir taşına bütün Acem mülkünü feda ettiği İstanbul’da yaşadığımızı ise ancak seksen sonrası fark edebiliyoruz. Bir yıldır giremediğimiz kurtarılmış bölgelerde sokağa çıkma yasağının başladığı gece on ikiye kadar gezmek, dolaşmak, keşfetmek ve öğrenmek üzerimizdeki ağır baskının altında biraz nefes almamızı sağlıyor.

Seksen sonrası kültürel ve edebî faaliyetlere daha çok zaman ayırma imkânımız oluyor. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyor olmamız, dil ve edebiyat yanında Türk tarihine, kültürüne ve sanatına yakın ilgimiz bizi arayışlara itiyor. Fakülteye birkaç dakikalık mesafede, Beyazıt Meydanı’ndan Sultanahmet istikametine yöneldiğimizde sağda, bir yıldır önünden gelip geçtiğimiz hâlde içini merak etmediğimiz Merzifonlu Karamustafa Paşa Medresesi nihayet dikkatimi çekiyor. Dış duvarında bir levhada Yahya Kemal Müzesi, diğerinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı yazıyor. Giriş kapısının üstünde Arap harfli bir de kitabesi var. Ürkek adımlarla adım attığımız bu medresede önceleri her salı ve cuma, sonraları her cuma günü akşam saat altıda başlayan konferansların tiryakisi oluyoruz. Çarşamba günleri akşam beşteki Türk Edebiyatı Vakfı sohbetleri de araya sıkışıyor. Nasıl olsa yurtta kalıyoruz, akşamüstlerini istediğimiz gibi değerlendirme imkânımız var, yurda giriş saati gece on iki... Önce Cağaloğlu’ndaki Yeşilay binasının üst katlarından birinde, sonra Sultanahmet’teki tarihî Sıbyan Mektebi’nde faaliyet gösteren Türk Edebiyatı Vakfı’nda rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca’nın açış konuşmasıyla başlayan sohbetlerde adlarını duyduğumuz onlarca siyasetçi, kültür adamı, yazar, şair ile yüz yüze geliyor, anlattıklarıyla zenginleşmeye çalışıyoruz. Burada rahmetli Ayhan Songar’ın tiryakisi oluyoruz. Kubbealtı da öyle... Sâmiha Ayverdi’yi nadiren görüyoruz, yaşı epeyce ilerlemiş olan Ekrem Hakkı Ayverdi de ancak konferanslarında ve özel toplantılarda vakıfta oluyor. Daha çok genç çalışanlar ve vakfın üyesi olduklarını bildiğimiz birkaç akademisyen faaliyetleri yürütüyor.” Mustafa Argunşah

“Evet, Sâmiha Ayverdi göçmüştü. Ölüm denen mukadder sonun bütün gerçekliğiyle, bütün ağırlığıyla kalakalmıştık. Öksüzlük, hatta kimsesizlik duygusu kapımızdaydı. Galiba, ilk hissimiz buydu. Semîha Cemal’in gidişi için hocasının söylediği “İçinizde en zor bana oldu!” meâlindeki cümleyi hatırladım. En çok kime zor olduğunu kestirecek halde miydik? Üstelik, ben... Bakü’de… Haberler, bilenler, tanıyanlar, sevenler, “Memleket ve insanlık büyük bir değerini kaybetti” diyorlardı. Onunla ilgili olunca, bu ne kadar sıradan bir cümleydi. Gidenin değeri karşısında, edilecek her cümlenin yavan kalacağı bir çaresizlik halindeydik. Kimseden takdir beklemeden yaşanan bir ömür vardı. Ömürlere sığmayacak bir ömrün nesillere yetecek meyveleri hayatımızda dipdiriyken ve dipdiri kalacakken, kalemin gücü neye yetecekti? Onu övmek ve takdir etmek zaten mümkün değildi. Had ve güç meselesiydi. Ayrıca, övülmekten en büyük günahı işlemiş gibi kaçtığı sayısız örnekle bilinirken…” A. Yağmur Tunalı

“Türkçeye, İstanbul’a ve geçmişe aynı anda yazılmış, bulunulan yer ve konuma göre hem kaside hem mersiye olarak okunabilecek bir eserle tanışmak isteyenler Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul Geceleri’ni (ilk baskı, 1952) okusunlar.1 Çünkü Türkçesiz, geçmiş ve İstanbul; İstanbulsuz, Türkçe ve geçmiş olmaz. Bu üç unsuru birlikte ele almak, belli bir yetkinlikle değerlendirip işlemek için öncelikle dile vukufiyete, İstanbul denen muammayı adım adım çözebilecek birikim ve olgunluğa ihtiyaç vardır. Mümkün olduğunca aslına sadık kalarak, geçmişle yaşanan zaman arasında dilden/gönülden köprüler kurmak da ciddi bir kültürel/tarihsel altyapıyı gerektirir. Bu incelikleri/ özellikleri içinde barındıran bir eser kaleme almak her yazara nasip olmaz. İstanbul Geceleri ile bunu başarmış bir müellif olarak Sâmiha Ayverdi’yi Yahya Kemal (Aziz İstanbul) ve Tanpınar’la (Beş Şehir) birlikte İstanbul’un yüzünü Türkçeyle ağartanlar sınıfına koyabiliriz.

“Meşrutiyet topları atılmak üzere iken büyük babasının kürkü içinde kaybolan iki yaşındaki” Sâmiha özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarındaki yaşanmışlıklarından hareketle yazar İstanbul kitabını. Kitabın talihlerinden biri, Nurettin Topçu’nun Âkifnâme’nin başına yazdığı enfes takrîzi akla getiren2,Cevdet Perin (birinci baskı), Nihad Sami Banarlı (ikinci ve üçüncü baskı) ve Ahmet Yüksel Özemre’nin (dördüncü baskı) eser için yazdıkları takdîmlerdir. Perin’e göre “İstanbul Geceleri maziye bir rücû değildir. Böyle bir şeyin bahis mevzûu olamayacağını gene Ayverdi’nin bazen öz Türkçe kelimeleri, terimleri cümleleri arasında nefis bir tarzda yediren üslûbu teyit ediyor. İstanbul Geceleri belki geçmiş günleri bir özleyiştir. Güzel geleneklerimizin zamanla birer birer nasıl kaybolup gittiğini üzüntü ile gören hassas bir kadın kalbinin şikâyetidir.” (s.8) Banarlı’ya göre “İstanbul Geceleri bize, birlikte iken öylesine fark etmediğimiz, fakat uzaklaşınca arkasından ağladığımız bir saâdetin hazin lezzetiyle anlatılan İstanbul’dur.” (s.12) Özemre’ye göre “İstanbul, ehlini meczup kılan bir ‘maraz’dır. Bu marazın ise kendisinden başka devâsı yoktur. Her hasta ‘plasebo’3 bir ilaçla aldatılıp teskin edilebilir de İstanbul ‘hasta’sını sadece ve sadece İstanbul teskin eder. İstanbul divânesi olan herkes İstanbul’u yaşamaya mahkûmdur. İstanbul Geceleri de işte böyle bir İstanbul tiryakisi olan rahmetli Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin müşâhede ve tahassürlerini dile getiren bir eserdir.” (s.14) Muharrem Dayanç

Felsefenin çoğunlukla edebî üsluplar içinde yapıldığı bir kültürün mirasçıları olarak, edebî eserleri felsefece incelemek hususunda yeterli ilgiyi göstermemiş olduğumuz mâlumdur. Arkasında bir felsefe barındıran edebiyat eserleri, çoğu zaman felsefenin dikkatinden kaçmış olmakla birlikte, aslında insan tecrübesini daha derinden anlamamıza imkân sağlayan bir inceleme alanıdır. İnsanın “somut varoluş evreni” olarak felsefe için bir inceleme alanı oluşturan bu eserler, aynı zamanda bizi, sadece böyle bir inceleme yoluyla erişilemeyecek olan bir Varlık düzeyine taşırlar. Çünkü sanat, görünene yalnızca bakmakla kalmayıp, ona katılma imkânı veren bir alandır. Zira sanat yoluyla, anlaşılamaz ve ulaşılamaz olan düşünceler ve duygular, anlaşılabilir, hissedilebilir ve ulaşılabilir hâle getirilir. Dolayısı ile sanat, özellikle edebiyat, insan varoluşunun en derin sırlarını öteki ile paylaşmaya en yatkın düzlemdir. Bekli de bu nedenle pek çok filozof, mütefekkir, mutasavvıf, edebiyatı bir anlatım biçimi olarak seçmişlerdir. Felsefenin daha kuru, sıkıcı anlatımının muhatabıyla arasında oluşturabileceği muhtemel sınır, edebiyatın gönülden gönüle olmaklığı ile ortadan kalkar. İnsan, bu sınırsızlıkta kendi asıl varoluşunu fark eder. Çünkü bu, bir bakıma, ötekinin tecrübesini daha derinden anlama ve kendini öteki ile birlikte anlamlandırma gayretidir. İnsanın kendisini anlama, anlamlandırma serüveninde felsefe, tam da bu nedenle, edebiyat ile buluşur. Bir anlamda edebiyat, felsefe diyebileceğimiz mazrufa zarf olur. Elbette her edebiyat eseri mutlaka bir felsefî arka plana sahip olmak durumunda değildir, ama eğer sahipse, o eserlerin felsefe açısından değerlendirilmesi ve felsefece yeniden okunması hem felsefe, hem de edebiyat için yeni açılımlar sağlayacaktır. Bu çalışma, böyle bir imkân kazandıracağı umudu ile yapılan bir denemedir. Semiha Cemal Hanım, felsefi fikirlerin edebi üsluplarla aktarılması açısından son derece uygun bir örnektir. Zira o, hem bir felsefeci hem de bir edebiyatçı olarak, edebi-felsefi türün en güzel örneklerini kaleme almıştır.” Fulya Bayraktar

“Sâmiha Ayverdi’nin çok çeşitli yönlerinin olması onu tanıyanlar için bilinen bir durumdur ancak o, kendisini yeni tanımaya başlayanları farklı boyutlarıyla şaşırtan bir kimliktir. Kimi zaman bir hoca, bir derviş, bir hatip, bir Osmanlı hanımefendisi, kimi zaman bir tarihçi, bir milliyetçi, bir rahmet kapısı ve nihayetinde bir edebiyatçı… Aslına bakılırsa hepsi aynı amacı hedefleyen ve aynı sonuca varan yollardır bunlar.

Hizmete adanmış bir ömrün bu uğurda verdiği mücadelelerin meydanlarına çıkan yollar...

Tasavvuf kültürünün bütün incelikleriyle donanmış olan Ayverdi; ömrü boyunca “halka hizmet hakka hizmettir” düsturuyla hareket etmiş; varlığını vatanına, milletine adamıştır. Her zaman dava insanı olmuş; davası insan olmuştur. İşigücü, derdi insandır. Bu toprakların, bu vatanın insanı… İşte bu yüzden de o “vatan ana”dır. Taassubun, cehaletin, zulmün, emperyalizmin karşısındaki dik ve savaşçı duruşu; insanlık karşısında tam bir hoşgörü hüviyetine bürünür. Söyledikleri, savundukları ve inancıyla çelişmemiş; karşısındakine samimiyetin güvenini ve gücünü hissettiren bir hayattır onunki. Kaynağını manevi gücünden aldığı yılmak ve yorulmak bilmeyen ruhu, son nefesine kadar hizmeti borç bilmiştir.

Kılıcın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan vatan ve iman aşkının hâkim olduğu bir hava içinde büyüdüğünü belirtir, Ayverdi. Vatan aşkı ile iman aşkının harmanlandığı bir iklimin meyvesi olan Ayverdi’nin bütün hayatı bu kavramlarla ilişkili olagelmiştir. İmanlı insanlar olabilmek ve devletini baki kılmak onun iki temel parolasıdır. Tarih bilinci, dil bilinci, din bilinci ister insanında. Kendi değerlerine yüz çevirmeyi, yabancılaşmayı asla kabul etmez.” Seçil Efe

“Safiye Erol’un dünyası, dünyanın hâli gibidir. Çok taraftan, çok şeyleri görmüş geçirmiş, çeşitli renkleri, farklı olanı kendi içinde eritmiş, sonunda bir yerde karar eylemiş, kendinde bütünleştirmiştir. Bu bütünleniş, kabına sığmaz mizaçtan durulmağa, olgunluğa, doğrudur. Türk edebiyatının bu kuvvetli yazarı, doğu ve batı medeniyetini yakından tanımış, hayatın akışını ve renklerini canlı bir şekilde, güzel ve zengin bir Türkçe ile tasvir etmiştir. Devrin meşhur ressamı kalem kâğıdı almış, resmini yapmak için Mevlana’nın karşısına geçmiş, bir çizmiş bakmış çehre değişmiş, bir çizmiş yine farklı, yirmi defa çizdikten sonra yine farklı, hay demiş düşmüş bayılmış, Maksat onu tarif değil bir vesileyle söz etmekmiş. Biz de onun eserlerinden, hakkında yazılanlardan ve hatıralardan yola çıkarak, onun dünyasını bir nebze yansıtmaya çalışacağız. Doğduğu 1902 senesi, dünyanın kaynamakta olduğu, ülkenin ise güçten düşüp hayat mücadelesi verdiği, değişimlerin yoğun olduğu devrelerdir. İlkokuldan sonra tahsil hayatına Fransız Okulu ve Alman Lisesinde devam edip, on beş yaşında Almanya’ya gitmiş; orada liseyi bitirdikten sonra ülkenin siyasi durumdan dolayı 1919 yılında İstanbul’a geri dönmüştür. 1921 yılında tekrar Almanya’ya gidip yükseköğrenimini ve doktorasını felsefe - edebiyat okulunda tamamlamış; 1926 yılında memlekete dönmüştür. O zamanların en güçlü ve kültür seviyesi yüksek ülkesi konumundaki Almanya’da yaşamasına rağmen kökleri ve ecdadı ile olan bağlarını koparmaması dikkate değerdir.” Celil Altınbilek

Ihlamur’da Çanakkale vurgusu

Mart ayına yakışan bir sayı olmuş Ihlamur’un 88. sayısı. Çanakkale Savaşları konulu yazılar da yer alıyor dergide.

“Çanakkale Savaşlarındaki şehitlere dair en muteber istatistik, Milli Savunma Bakanlığı’nın 1998’te yayımladığı beş ciltlik “Şehitlerimiz” adlı kitabıdır. Bu kitaba göre Çanakkale’de en çok şehit veren beş il Bursa, Balıkesir, Konya, Kastamonu ve Denizli’dir. En çok şehit veren ilçeler de Orhaneli (Bursa), Mustafa Kemal Paşa (Bursa), Taşköprü (Kastamonu), Cide (Kastamonu), İnegöl (Bursa), Araç’tır. (Kastamonu) Çanakkale’de en çok şehidi veren Orhaneli, 1915 taksimatında günümüzde Keles, Büyük Orhan ve Harmancık ilçelerini de kapsamaktaydı. Bölge dağlık yapısından dolayı Dağ Yöresi olarak da bilinir. Bölge sakinleri, genellikle dağlı, yörük, manav gibi isimlerle anılır. Orhan Gazi döneminde fethedilerek Osmanlı Devleti’ne bağlanan Orhaneli, fatihine ithafen bu adı almıştır. Osmanlı’da bir asker kaynağı olarak da görülen Orhaneli, hazır kıta kurulan Atranos Taburu’yla kâh Yemen’de kâh Kafkaslarda kâh Balkanlarda büyük hizmetler görmüştür. İkinci Abdülhamit’in askeri hizmetlerinden dolayı yöreye gönderdiği sancak, hala Harmancık’ta sergilenmektedir. Çanakkale’ye dayanan düşman, bütün ülkede olduğu gibi, Bursa ve ilçelerinde de bir infial uyandırmıştır. Silaha sarılanların başında Orhan Gazi’nin asil evladının yaşadığı Orhaneli ilçesi gelmektedir. Davul zurna eşliğinde Dağ köylerinde toplanan gençler, adeta sular seller gibi Çanakkale’ye akar. Delikanlılar, yavuklularına son kez bakarken, orta yaşlılar da son kez çocuklarını kucaklamıştır. Yaşlı ana ve babalardan işitilen son ses “vatan sağ olsun oğlum” sözleridir...” Celil Bozkurt

“Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir Çanakkale… Bu zor savaş, imanın teknolojiye karşı kesin zaferidir. Bu savaş zaferle neticelenmeseydi belki de Kurtuluş Savaşı olmazdı. Kurtuluş Savaşı olmasaydı bugünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Onun içindir ki bu zafer, milletimizin ölüm kalım mücadelesinde bir anlamda milat sayılır.

Türk tarihinin şeref sayfalarından biridir Çanakkale… Bugünkü nesil bu zaferle ve bu zaferi kazanan ecdadıyla gurur duymaktadır. Bu savaş nice manevi sırlarla doludur. Zaman geçtikçe bu sırlara vakıf olmaktayız. Bu çetin savaşta yüce Rabbimizin Müslüman-Türk ordusuna yardımı barizdir. Tarih boyunca İslam sancağını gönderde tutmak için gece gündüz mücadele eden alperen ruhlu bir milleti yüce Allah elbette yalnız ve yardımsız bırakmazdı; bırakmamıştır da… En zor zamanlarda bir manevî el, askerlerimizin imdadına koşmuştur.

Çanakkale Savaşı’nın bilinmeyen bir başka yüzü de bu savaşa kadınlarımızın büyük katkısıdır. Tarihte Çanakkale, nedense hep erkeklerin gözüyle ve yiğitlikleriyle yansıtılmıştır. Oysa bu emsalsiz zafer sadece erkeklerin marifetiyle gerçekleşmemiştir. Her şeyden evvel bu savaşa giden askerlerin geride bıraktıkları kadınlar vardır. Bunların kimi annedir ki çocuğunu Çanakkale ateşine göndermiştir; kimi eştir, canının bir parçası olan kocasını cepheye uğurlamıştır. Geride kalanların kimi de kız evladıdır; babasını yeterince tanıyamadan, sevip koklayamadan kaybetmiştir. Bunlar acılı anneler, acılı hanımlar ve acılı kız çocuklarıdır.

Çanakkale’de kadınlarımız cephede erkeklerinin yanında bulunup onlara destek olmuşlardır. Mangal yürekli asil Türk kadını sadece Çanakkale’de değil, her yerde daima erkeğinin yanında olmuştur. Bu durum Çanakkale için de geçerlidir. Kadınlarımızın savaşlarda erkeklere verdikleri destek hususunda, gözünü kırpmadan yaralı askerleri tedavi etmek için Çanakkale cephesine koşan Safiye Hüseyin’den özellikle bahsetmek gerekir. Osmanlı’nın İngiltere Deniz Ataşesi Ahmet Paşa’nın son derece iyi bir eğitim almış kızıdır Safiye Hüseyin… O, Çanakkale’de kendini savaş denen ateşin içine atmaktan çekinmemiştir. İlk Türk hemşiresi olarak kabul edilen Safiye Hüseyin, askerlerimizin yaralarını sarmış, onları Allah’ın izniyle iyileştirmiştir. O, Çanakkale’ye gitmek için ilgililere adeta yalvarmış ve dil dökmüştür. Onun hemşirelik ve ebelik mesleğine büyük katkıları olan ve ‘ebelerin ebesi’ olarak anılan Besim Ömer Paşa’ya söylediği şu sözler bugünkü nesiller için ibretliktir:

“Besim Ömer Paşam, yiğitlerimizin yarasını sarmak gibi bir ulvi görevi yerine getirme saadetini tecrübe etmeme izin veriniz. İyileştirdiğim her yara benim için küçük bir madalya olacak... Bu hizmete koşarken hiçbir ödül beklemediğimi açık ve kesin bir dille ifade etmek isterim. Görevimiz efendim... Görevden de hangi şartlar altında olursa olsun kaçmam. Kaçamam. Canlarını sakınmayan bunca yiğidin yarasını sarmak için gitmekten ben neden imtina edeyim? Yolumuzda denizaltılar olsa bile, ne fark eder? Ne gam ki Besim Ömer Paşam?... Şunu iyi biliniz Paşam, içime doğmaktadır ki, Rabbim bizi bu görevimizin aciliyetinden, öneminden dolayı inşallah koruyacak ve esirgeyecektir. Gözetecektir. Oraya sağ salim gideceğiz ve yaralılarımızı alıp İstanbul’a yine sağ salim döneceğiz...” M. Nihat Malkoç

Bizim kadınlarımız

Dergide Gök Kubbenin Kadınları yanında tarihte yer edinmiş, adından söz ettirmiş kadınlar da bu ay işlenen konular arasında. Dünya Kadılar Günü gibi neresinden tutsak çok da muteber olmayan bir günü, bizim değerlerimizin sesi soluğu olan kadınlarını anlatarak anlamlı bir hale getiren Ihlamur dergisini kutluyorum.

“Bir insanın yetişmesinde ailesi, aldığı eğitim ve yetiştiği çevrenin birinci derecede etkili olduğu bilinmektedir.

Tarihe yön vermiş şahsiyetlerin hayatlarının incelenmesi sadece tarihçilerin görevi olmamalıdır. Tarihçiler kadar psikolog, sosyolog ve kişisel gelişim uzmanlarının da örnek ve önder şahsiyetlerin hayatlarını, ailesi, gelişim çağlarını, şahsiyetlerin olaylar karşısındaki tavır ve karar alışlarını ve düşünce dünyalarını incelemesi gerektiği ortadadır. Aksi halde önder şahsiyetlerin hayatlarının incelenmesi eksik kalacaktır.

Fatih Sultan Mehmet gibi Türk ve Dünya tarihine yön veren devlet adamının hayatını bütün yönleriyle ele almak için anne ve babasının tanınması, hatta aile ve milli karakterlerinin bilinmesi gerekmektedir. Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat’ın soyu hakkında yeterince bilgi bulunmasına rağmen annesi Hatice Alime Hüma Sultan ile ilgili çok detaylı bilgilere sahip değiliz. Hüma Hatun hakkında başta batılıların kendilerine göre vermiş olduğu bilgilerin doğruluk derecesini dikkat etmeden yazılan bilimsel çalışmalar da az değildir. Hatice Hüma Sultan ile Hüma Hatun’un aynı kişiler olmadığı ile ilgili araştırmalar gerçeğe daha yakın durmaktadır.”

“Batı literatürüne geçen Fatih’in annesi Hüma Hatun hakkında ilk yorumların 1341-1462 yılları arasında yaşayana olayları yazan ve o dönemde yaşayan Dukas Kroniğine dayandığını görmekteyiz. Halbuki Dukas “Mehmed, babasının cenazesini defnolunmak üzere Prusa (Bursa) gönderdikten sonra babasından kalan servet ve hazineleri araştırmaya başladı; (…) Mehmed bilahare babasının meşru karısı olan Sinop Beyi İsfendiyar’ın kızından doğan ve henüz sekiz aylık küçük bir çocuk olan kardeşi şehzade Ahmed’i (zira Mehmed bir cariyeden doğmuştu).13 İfadelerine yer verir. Ancak Dukas’ın verdiği bilgiler doğru kabul edilecekse II. Murat’ın İsfendiyar Beyin kızı olan Hüma Hatun’la evlendiği açıkça ortaya çıkmaktadır. II. Murat’ın İsfendiyar Beyin başka bir kızıyla evlendiğine dair hiçbir bilgi mevcut değildir. Dukas’ın parantez içinde verdiği bilgilerden II. Murat’ın İsfendiyar Beyinin kızını bir anlamda zorla aldığını söylemek de mümkündür. Aksi halde Türklerin saraya cariye olarak gelmeyeceği herkesçe malumdur.” Naci Yengin




Bu haber 395 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI